PINAR YESILTAY...'s profilePINAR (YEŞİLTAY) SEVİMPhotosBlogLists Tools Help

PINAR SEVİM

Occupation
No list items have been added yet.

PINAR (YEŞİLTAY) SEVİM

YÜREK BİLEKTEN GÜÇLÜDÜR... YETER Kİ O GÜCÜ KEŞFET!!!

HTML

Toplam Ziyaretçi Sayısı|true|
Web Counters
Photo 1 of 30
October 31

YENİ WEB SAYFAM

Merhaba Arkadaşlar hazırlamış olduğum
web sayfama davetlisiniz...
October 17

Nobel e Bir de bu gözle bakın... Tarafsızca okuyun!

17 Ekim 2006
Emin ÇÖLAŞAN  ecolasan@hurriyet.com.tr 

Nobel’li ’Türk’... Maskenin arkası


NÜFUS káğıdında "Türk" yazan birinin Nobel Ödülü alması çok sevindirici oldu.

Hele bazıları sevinçten adeta göbek attı. İşin perde arkasını irdeleyenlerin sesleri medyaya fazla yansımadı. Bu ortamda yansıması da zaten beklenmezdi.

"Türk"e Nobel Ödülü verilmesi süreci uzun süredir başlamıştı. "Türkler bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt kesti" sözlerini o arkadaş boşuna söylememişti. Ödülü kapmak için bu ve benzer sözleri söylemek, romanlarında durup dururken Atatürk’ü aşağılamak gerekiyordu. Bu kulisler öylesine "ustaca" yapılacaktı ki, Bay Corc Bush İstanbul gezisinde kendisinden övgüyle söz edecek, Türkiye’yi abluka altına alan AB komiserleri onu evinde ziyaret edip övgüler düzecekti.

Corc Bush İstanbul’da yaptığı konuşmada o zattan boşuna "büyük yazar" diye söz etmedi. Elbet bir bildiği vardı.

Prof. Dr. Erol Manisalı, olacakları hepimizden önce görmüştü. 19 Aralık 2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki yazısının başlığı şöyleydi: "Orhan Pamuk Nobel’i garantiledi." Özetle şunları yazmıştı:

"Pamuk popüler bir yazar. Pamuk meselesi bundan mı kaynaklanıyor? Hayır. Onun sözde Ermeni soykırım meselesinde, ABD ve AB siyasi çevrelerinin görüşlerine destek vermesinden kaynaklanıyor. Bu desteği verirken Türkiye’yi aşağılayıcı bir üslup kullanıyor. Başkan Bush, Ortaköy’de yaptığı konuşmasında Pamuk’tan övgüyle söz ediyor. Brüksel (AB) siyasi çevreleri de her an arkasındalar. Washington ve Brüksel siyasilerinin ve bürokratlarının dayatmak istedikleri emperyalist tutuma destek veren açıklamalar yapıyor. Bush ve Brüksel çevrelerinin Orhan Pamuk’a verdiği desteğin nedenleri ortaya çıkıyor. Ben söylemiyorum, kendileri söylüyor. Emperyalizmin çirkin yüzünün içimize yansıyan çarpıklığını yaşıyoruz.

Sömürgecilerin ekmeğine yağ sürüyorsunuz ve bunu özgürlük adına, demokrasi adına diye pazarlıyorsunuz. Ne acı..."

Erol Manisalı,
bu arkadaşın Nobel’i hangi yöntemlerle, hangi pazarlıklarla garantilediğini taaa 10 ay önce yazmış.

* * *

Şimdi de TC uyruklu ve Nobel’li arkadaşın bir romanından Atatürk’le ilgili birkaç alıntı yapalım!

"Çocukluğunda kız kardeşiyle tarlada karga kovalayan sapık bir padişah... Sonra kasaba meydanına dolanır, Atatürk heykeline sıçan güvercinleri ayıplar... Atatürk kendini içkiye vermiş meyhane kalabalığına Cumhuriyet’i emanet etmiş olmanın güveniyle gülümsüyordu... Atatürk’ün leblebi zevkinin ülkemiz için ne büyük bir felaket olduğu..."

Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı öldürülmeden kısa süre önce, 27 Ocak 1999 tarihli yazısında Orhan Pamuk için şöyle yazıyordu:

"İnandıklarını açıkça savunanlara hep saygı duydum. O düşüncelere karşı olsam bile. Ama o yürekliliği gösteremeyip de bunu sinsice yapmaya kalkışanlara, oraya buraya ’bityeniği’ sokuşturanlara hep tiksinerek bakmışımdır. Bunu hep zayıf bir kişiliğin, zavallı bir ruh halinin yansıması olarak görmüşümdür. Oyun maskesiz oynanmalıdır. Çirkinlikleri gizleyen maskelerin indirilmesini de tüm ’gerçek aydınlar’ görev saymalıdır... Ve Pamuk adlı yazarı isteyen okumalı, isteyen sevmelidir.

Ama ne olduğunu, kim olduğunu bilerek! Maskenin ardındaki gerçek yüzü görerek!"

* * *

Hayat öğrenmekle geçiyor! Şimdi bir şeyi daha öğrenmiş olduk. İsveç’ten Nobel kazanmak için Orhan Pamuk gibi olacaksın. O ülkelerde ağırlanacak, gelir elde edecek, lobi faaliyetini hem ABD, hem de AB nezdinde çok iyi sürdüreceksin.

Türklerin Ermenileri ve Kürtleri kestiğini engin bilginle açıklayacak, hatta bilançoyu bile vereceksin!

"Bir milyon Ermeni, 30 bin Kürt!"

AB
ülkeleri ve Nobel Ödülü’nü veren İsveç seni ayakta alkışlayacak, Nobel kulisleri kızışacak. "Bizim Orhan tam isteğimiz adam" sözleri Avrupa ve İsveç’te yankılanacak.

Ama o veciz sözlerinde Ermenilerin kestiği on binlerce Müslüman Türk, PKK’nın şehit ettiği altı bin askerimiz ve polisimiz yer bulmayacak.

Yazdıkların ve verdiğin demeçler için onlardan hep "aferin" alacaksın.

Ermenileri
ve Kürtleri kestiğimizi, soykırım yaptığımızı savunacak, Atatürk’le alay edeceksin.

Yine de, ben bu arkadaşa Nobel Ödülü verilmiş olmasından dolayı çok mutluyum valla! Niçin?..

Çünkü onun kimliğinde "TC" yazıyor. O bir "Türk!"

İnanmayan nüfus káğıdına, pasaportuna baksın!


Arkadaş ABD ve AB’yi hoşnut kılmayı başarmış, kulisini yapmış ve yaptırmış, Fransız Parlamentosu Ermeni tasarısını onaylarken, aynı anda ödülü kapmış. Rastlantı!

Türkiye’de daha nice Orhan Pamuk’lar var, darısı onların başına!

Bir Yorum

 

 

SADECE BİR YORUM


> Gazeteler; TGRT'den yüklü maaş, lüks cip ve araba alan ünlü artistlerin
> dudak uçuklatan anlaşmalarını yayınlıyor. Bir şarkıcıya toptan 3 milyon
> dolar, ötekine ayda seksen milyar maaş, berikine 700 bin Dolar...
> Bu arada hediye edilen yüz bin dolarlık cipler, trilyonluk villalar da
> caba. Peki, bu durum sadece TGRT'de mi böyle?
> Hayır! Son yıllarda medya ve eğlence sektöründe, Amerika'ya parmak
> ısırtacak rakamlar telaffuz edilmeye başlandı. Milyonlarca dolarlık
> transferler, yüz-yüzelli bin dolar aylık maaşlar herkesin çenesini
> yoruyor. kendisini dinleyenlere göbek attırma hünerine sahip şarkıcılar,
> milyonlarca dolarlık servetin sahibi oluyor.
> Görgüsüz "sosyete" düğünlerinde şarkı-türkü söyleyenler bir gecede iki
> "ekstra" çıkarıp 100 bin doları cebe koyuyor, ertesi gün programları
> için sete, bir sonraki gün de dizilerine koşuyorlar. Peki bu adamlar
> kadınlar, topluma hangi katkıda bulunuyorlar da bu servetlere kavuşuyorlar
> dersiniz? Bu paraları kim ödüyor ve daha önemlisi neden ödüyor?
> ***
> Bu soruların cevabı basit: Bir takım hanende sazende takimi, bizden
> enayilik vergisi alıyorlar. Onlara bu büyük serveti kazandıran şey; bizim
> toplumsal enayiliğimiz. Değerler sistemi aşırı derecede bozulmuş,
> ayakların
> baş başların ayak olduğu bir toplumda yaşanan çarpıklığın, her el çırpan
> kişinin arkasından ağzı açık ayran budalası gibi koşmamızın sonucu bütün
> bunlar. Kendileri gibi erkek olan arabesk şarkıcısının çıplak ayaklarına
> dokunabilmek için birbirini ezen kalabalığın psikopatolojik yansımaları.
> Her taraflarından löpür löpür et ve yağ fışkıran terli eşcinsel
> şarkıcılara
> hayranlıkla bağlı olan ve onların
> söylediği şarkının ritmine uyarak kalça tokuşturan aslan parçası
> erkeklerimizin eğlence dünyası. Adamlar ve kadınlar, böyle bir toplumdan
> enayilik vergisi tahsil etmesin de ne yapsın!
> ***
> Siz siz olun; sakin Mehmet Akif'in, istiklal marşının ödülünü almamasını
> ama son günlerinde çektiği sefaleti unutun, Nazım Hikmet'e sahip çıkmayın,
> Sabahattin Ali'yi kim öldürdü diye sormayın, Melih Cevdet Anday ne yapıyor
> diye merak etmeyin, Türkiye'nin AB'ye alınması karşılığında hangi bedelle
> karşı karşıya olduğuyla ilgilenmeyin, Fazıl Hüsnü Dağlarca nasıl geçiniyor
> diye aklınıza takmayın, Avni Arbaşı ziyarete gitmeyin, Cemil Meriçin
> kitaplarına el sürmeyin. Doğdukları ev müze yapılacak, adlarına enstitüler
> kurulacak, üniversite doktoraları hazırlanacak değerlerinizi bir an önce
> tepelemeye bakin.
> Çünkü kültür, şiir, resim, nitelikli müzik, düşünce gibi kavramlar bu
> millete zararlıdır. Allah korusun, onun aklini falan bozar! Bu insanların
> çıktığı televizyon kanallarını hemen "zap"layıp, kalça-göbek lümpen
> eğlence
> dünyasına zıplayın. Ve paşa paşa enayilik verginizi ödeyin.
> Sonra sokaklara çıkıp "Bütün dünya şaşırma, sabrımızı taşırma!" diye
> bağırın. Bizler gibi bir avuç insana da "damarlarımızda mevcut olan asil
> kanı" arayarak ömür tüketmek düşsün. Bence bu yazıyı forward yapmak vatan
> hizmeti olur.
> Zülfü Livaneli

October 13

FRANSA ve CEZAYIR

İşte Fransanın Cezayire yaptığı soykırım !!!

http://youtube.com/watch?v=GEyXkAMmYPg

yorumlarınızı video görüntüsünün altındaki "comments" bölümüne yapın.



October 12

SONUNDA NOBEL ÖDÜLÜNÜ ALAN BİR TÜRK YAZARIMIZ ... TANIYALIM

 Nobel Edebiyat Ödülü ORHAN PAMUK'un

Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl Orhan Pamuk'a verildi.Orhan Pamuk, 1,4 milyon dolar para ödülü ile altın madalya alacak.

 
NOBEL EDEBİYAT ÖDÜLÜ ORHAN PAMUK'UN

Nobel Edebiyat ödülü Orhan Pamuk'a verildi. İsveç Akademisi, "kültürlerin çatışma sembolleriyle ilgili çalışmaları nedeniyle bu ödülün Pamuk'a verildiğini açıkladı.


Akademinin açıklamasında, "yaşadığı kentin melankolik ruhunu arayışında Pamuk'un, kültürlerin çatışması ve birleşmesinde yeni semboller bulduğu" ifade edildi.



PAMUK, PARA ÖDÜLÜ VE MADALYA ALACAK

Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl Orhan Pamuk'a verildi.Orhan Pamuk, 1,4 milyon dolar para ödülü ile altın madalya alacak.

İsveç Akademisinin açıklamasında, "Pamuk'un, yaşadığı kentin melankolik ruhunu arayışında, kültürlerin çatışması ve birleşmesinde yeni semboller bulduğu" belirtildi.

Pamuk'un, büyürken geleneksel Osmanlı aile ortamından daha Batı yönelimli bir yaşam tarzına dönüşüm deneyimini geçirdiği şeklindeki anlatımının hatırlatıldığı açıklamada, yazarın bu konuya, Thomas Mann'i takiben, bir ailenin üç neslinin hikayesini anlattığı ilk romanında (Cevdet Bey ve Oğulları)değindiği kaydedildi.

Açıklamada, Pamuk'un uluslararası başarısının üçüncü romanı "Beyaz Kale" ile geldiği, bu romanın 17. yüzyıl İstanbul'unda geçen tarihi bir roman olarak yazılmakla birlikte, içeriğinin farklı türdeki öyküler üzerinden egomuzun nasıl oluştuğuna ilişkin bir öykü olduğu, kitapta kişiliğin değişen bir yapı olarak gösterildiği ifade edildi.

Özgeçmiş


1952'de İstanbulun tanınmış burjuva ailelerinden birinin son çocuğu olarak Nişantaşı'nda doğdu. Babası IBM firmasının Türkiye bölümünde genel müdürlük yapmış olan Gündüz Pamuk, annesi 1700'lü yıllarda Girit valiliği yapmış olan İbrahim Paşa'nın soyundan Şeküre Hanımdır.

Orhan Pamuk, Cevdet Bey ve Oğulları (1982) kitabındaki gibi bir ev ve ailede, İstanbul'un Nişantaşı semtinde büyüdü. Uzun yıllar ressam olma hayali kurarak Robert Kolej'de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nde okurken, mimar ya da ressam olamayacağına karar verip okulu bıraktı. Devam zorunluluğu olmadığı için yazıya daha çok vakit ayırabileceğini düşünerek İ.Ü. Gazetecilik Enstitüsü'ne girdi ve buradan mezun oldu. Bu mesleği Kar romanı dışında hiç yapmamıştır.

1985-1988 yılları arasında Iowa Üniversitesi tarafından verilen "International Writing Program" (IWP) kursuna katıldı. Amacı dünyanın değişik bölgelerinden gelen ve gelecek vaat eden yazarların Amerikan hayatını tanımaları ve kitaplarını yazabilecek güzel bir ortama kavuşmaları olan kurs sonrasında kendi deyimiyle "hayatı değişti". İlk kitabından itibaren yurtiçinde ve yurtdışında ödüller aldı. Kitapları hem çok sattı hem de edebi açıdan olumlu tepkiler aldı.

Orhan Pamuk, insan hakları, düşünce özgürlüğü, demokrasi ve benzeri konulardaki düşüncelerini makaleler ve söyleşiler yoluyla aktarmaktadır. Yazar, Kürt sorunu ve Sözde Ermeni soykırımı ile ilgili bazı sözleri nedeniyle yargılanmıştır.

Orhan Pamuk, Kar kitabını, Türkiye'nin etnik ve politik meseleleri üzerine kurulu bir politik roman olarak tanımlamaktadır.

Romanlarının dışında, yazılarından ve söyleşilerinden seçmelerin ve bir hikâyesinin yer aldığı Öteki Renkler ve Ömer Kavur'un yönettiği Gizli Yüz adlı filmin senaryosu vardır. Bu senaryo, Kara Kitap romanındaki bir bölümden yola çıkılarak yazılmıştır. Benim Adım Kırmızı 34 dile çevrilmiş, Kar adlı kitabı Amerika'da 2004 yılında "yılın en iyi 10 kitabından biri" olarak gösterilmiştir.

2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nü almıştır. Nobel Ödulünü kazanan ilk Türk'tür.


Yayımlanmış eserleri

Yazarın son kitabıCevdet Bey ve Oğulları, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1982
Sessiz Ev, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1983
Beyaz Kale, roman, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1985
Kara Kitap, roman, İstanbul, Can Yayınları, 1990
Gizli Yüz, senaryo, İstanbul, Can Yayınları, 1992
Yeni Hayat, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 1995
Benim Adım Kırmızı, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 1998
Öteki Renkler, yazılarından ve söyleşilerinden seçmeler, 1999
Kar, roman, İstanbul, İletişim Yayınları, 2002
İstanbul: Hatıralar ve Şehir, anı, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları (YKY), 2003

Ödülleri

1979 Milliyet Roman Yarışması Ödülü Karanlık ve Işık (iki yazarlı)
1983 Orhan Kemal Roman Ödülü Cevdet Bey ve Oğulları
1984 Madaralı Roman Ödülü Sessiz Ev
1990 Independent Yabancı Roman Ödülü (Birleşik Krallık) Beyaz Kale
1991 Prix de la Découverte Européene (Fransa) Sessiz Ev (Fransızca çevirisi nedeniyle)
1991 Antalya Altın Portakal film festivali en iyi senaryo Gizli Yüz
2002 Prix du Meilleur Livre Etranger (Fransa) Benim Adım Kırmızı
2003 Premio rinzane Cavour (İtalya) Benim Adım Kırmızı
2005 Alman Kitap Sanatı'nın Barış Ödülü (Almanya)
2005 Prix Medicis Etranger (Fransa) Kar
2006 Nobel Edebiyat Ödülü

Sokak Çocuğu

Sokak Çocuğu

Bedirhan GÖKÇE

Sayfa no: yok
Cilt no : yok
Hane no : yok
Ana adı : ben sokak çocuğuyum abi
Hani şu uçurtması gökyüzünde asılı kalan,
Bilyelerini rüyalarında unutan,
Ve oyuncaklarını masal kahramanlarına çaldıran
Çocuk varya o benim işte, o benim abi...
Sahi bir annem olmalıydı değil mi?
Ben dudaklarımda sokakları besteliyorum oysa!
Sahi abi tadı nasıldı anne sütünün?
Anneler nasıl okşardı çocuklarını?
Anne kokusu nasıldır kim bilir?
Ana ha, bir anne çizebilirmisin benim için,
Karanlığın kar soğuğu parmak uçlarına bir anne?
Ve yanına beni eklermisin abi,
Tıpkı suluboya resimlerdeki gibi sımsıcak?
Sahi abi senin gözlerini kesmiyor değil mi,
Bir köprünün soğuk, gergin ve karanlık bedeni?
Sahi sen hiç seyrettin mi aydedeyi bir köprünün altından,
Üşüdün mü abi kayan bir yıldıza bakarken?
Boşver...
Gel boyat istersen ayakkabılarını.
Ben şu ayakkabıların bağcıklarından asılıyorum hayata!
Gel boyat ayakkabılarını,
Boyat da resmi çıksın dostun, düşmanın tüm kaldırımların.

Sayfa no yok
Cilt no yok
Hane no yok
Yokların varlığında tam göbek bağından hiç yakalandın mı hayata?
Bir de, bir de babam olmalıydı değil mi?
Beni dövecek bir babam bile yok biliyor musun?
Nasırlı ellerinde şevkat arayacağım bir insan.
Kimbilir, bayramlarda neler alır babalar çocuklarına?
Unutmuşum, bayramlarınız da vardı sizin öyle değil mi? Arifeleriniz,
Bayramlarda temize çekilen dostluklar vardı sonra.
Oysa ben kırık dökük ıslıklar ısmarlıyorum güneşe ve mehtaba,
Yankısız, bestelenmemiş ve bestelenmeyecek serseri ıslıklar.
Bir babam olsaydı belki yeterdi.
Çocuk olurdum eskisi gibi, şımarırdım öylesine.
Boşver abi...
Kimin neyine bayram, kimin neyine hediye,
Baba kimin neyine abi?
Sahi senin düşlerin vardır.
Göremediğin rüyanın düşünü kurar mısın hiç?
Ahmet bir düş görmüş geçenlerde.
Köprü altında tanıştık, yorgun ve geç gelen bir gecede.
Utanırken anlattı, anlatırken utandı.
Bir ip bağlamış gökkuşağına,
Bak ana diyormuş uçurtmamı gördün mü?
Ya uçurtmamın gölgesinde bilye oynayan çocukları?
Ahmet'in düşü işte...
Bana düşlerini kiralar mısın abi?
Bedava boyarım ayakkabılarını.
Bana düşlerini, düşlerini abi?
Boşver, boşver...
Bak iyi parlayacak bu ayakkabılar,
En parlak ayakkabılarınla yürüyeceksin yaşama.
Sen düşünme, sokaklar düşünsün beni.
Gazete manşetleri,
Üçüncü sayfa haberleri düşünsün,
İsimsiz bir damla gözyaşı düşünsün,
Sen beni düşünme, düşünme be abi...
Nasıl olsa ben,
olmayan ayakkabılarımın sıcaklığıyla basıyorum tüm kaldırımlara,
Olmasa da anne babası sokakların,
Sokak çocuğuyum ben, sokak çocuğuyum...
Kazanılmadan kaybedilmiş bir geleceğin herhangi bir yerinde,
Ben sokak çocuğuyum abi!
Hani şu uçurtması gökyüzünde asılı kalan,
Bilyelerini rüyalarında unutan,
Oyuncaklarını masal kahramanlarına çaldıran çocuk varya,
İşte o benim, o benim abi, o benim abi...

 

ilginç bir firar hikayesi

Amerika'da, müebbet hapis cezasına çarptırılan bi adam, sabah akşam hapishaneden kaçmanın yollarını düşünüyomuş. Bi gün bahçede volta atarken gardiyanların bi tabutu cenaze arabasına yüklediğini görünce nihayet aylardır aradığı fikri oracıkta bulmuş. Burası büyük bi cezaevi olduğu için her hafta mutlaka 2-3 kişi Tanrı'nın rahmetine kavuşuyomuş. Mahkum, gardiyanlardan birine, cenaze olduğu bi gün tabuta konularak kaçırılması karşılığında epey yüklüce para teklif etmiş. Gardiyan korktuğundan başta biraz mızırdanmış ama sonra paranın cazibesine kapılıp kabul etmiş.
Gardiyan adama, gece cenazelerin bekletildiği yerin anahtarından yaptırıp vermiş. İlk cenazede adam tabutun içine girecekmiş. Cenaze defnedildikten sonra da, gece gardiyan gelip adamı mezardan çıkaracakmış.

Plan aynen uygulamaya konmuş. Kaçma ateşiyle yanıp kavrulan mahkum ölüye aldırmadan sıkış tepiş tabutun içine girmiş. Sabah da gardiyanlar tabutu cenaze arabasına yüklemişler ve mezarlığa götürüp laf olsun diye yapılan bir dini törenle gömmüşler.

Mahkum tabutun içinde sabırsızlanarak gardiyanın gelip onu çıkarmasını bekliyomuş. Epey vakit geçtiği halde gelen giden olmayınca biraz biraz endişelenmeye başlamış. Bayağı bi zaman geçip de hala gelen olmayınca bizimki hafiften tırsmaya başlamış. "Acaba kendim çıkabilir miyim?" diyerek etrafı araştırmak istemiş. Cebinden zar zor çakmağını çıkarıp yakmış. Tabutun üstünü incelerken gözü bi an yanındaki ölüye takılmış. Ve o an donup kalmış! Yanındaki ceset anlaşmayı yaptığı gardiyanmış!..,

ALINTIDIR...
September 09

şarkı sözü

 

Gördüğüme Sevindim Söz

Seslendiren:
Grup Gündoğarken

Görmesem daha iyiydi
Seni orada o gece
Aradan yıllar geçti
Silinmedin hafızamdan
Her gece gibi bir geceydi
Seni görene kadar
Birer birer çıktılar
Yerlerinden hatıralar
Hatıralar unutulmaz
Duygularıma esir oluyorum
Seni görünce
İnsan bin kere mi yanıyor
Bir kere sevince
Ruh bedenden ayrılıyor
Çekimine girdim
Bir kere daha yandım
               Ama canım
Gördüğüme sevindim
Bin kere daha yanarım
               Sana canım
Gördüğüme sevindim


Gönderen: Beril Taşdelen 
September 06

Bahane

İŞTE ERKEKLERİN BİRER MELEK OLDUĞUNUN KANITI... ;))

Bir gün ormancının biri dalları nehrin üzerine sarkan ağacın dallarını keserken baltasını suya düşürür.

"Aman tanrım" diye bağırdığında bir peri belirir ve "Ne diye bağırıyorsun?" der.

Ormancı baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı olduğunu söyler.

Peri suya dalar ve elinde bir altın balta ile tekrar belirir. "Baltan bumuydu ?" diye sorar.

Ormancı "hayır" diye cevaplar.

Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. "Baltan bu muydu?"

Ormancı yine "hayır" diye cevaplar.

Peri suya tekrar dalar ve bu sefer elinde demir bir balta ile tekrar belirir ve yine sorar. "Baltan bu muydu?"

Ormancı "evet" der.

Ormancının dürüstlüğü perinin çok hoşuna gider ve baltaların üçünü de kendisine verir. Ormancı mutlu bir şekilde evine döner.

Bir zaman sonra ormancı eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısı suya düşer.

Ormancı "aman tanrım" diye bağırır.

Peri yine belirir ve sorar: "Ne diye bağırıyorsun ?"

Ormancı "karım suya düştü" der.

Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile birlikte geri döner. "Senin karın bu mu?" diye sorar.

Ormancı "evet" der.

Peri sinirlenmiştir, "Yalan söylüyorsun, gerçek bu değil" der.

Ormancı "özür dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim bu sefer Catherine Zeta-Jones ile geri dönecektin, ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her üçünü de bana verecektin. Ben fakir bir adamım ve üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda değilim. Jennifer Lopez'e evet dememin sebebi budur.."

Bu hikâyeden alınacak ders: Ne zaman bir erkek yalan söylüyorsa bunun iyi ve saygın bir nedeni vardır ve bu başkalarının yararı içindir.

Kendileri için bir şey istiyorlarsa ekmek çarpsındır... :)

Alıntı..

kURBAĞA

Adamın biri bir gün yolda giderken bir kurbağa görür ve kurbağa dile gelir:

     - Ben aslında bir insanım, eğer beni bir kere öpersen çok güzel bir prenses haline gelirim."

     Adam kurbağayı eline alır ve cebine koyar. Kurbağa tekrar dile gelir:

     - Eğer beni öpersen çok güzel bir prenses olacağım, ve seninle 1 hafta kalmaya razıyım.

     Adam kurbağayı cebinden çıkarır, şöyle bir bakar ve gülümseyerek yeniden cebine koyar.

     Kurbağa yalvarmaya başlar :

     - Eğer beni öper ve güzel bir prenses haline çevirirsen seninle bir hafta kalırım ve istediğin her şeyi yaparım.

     Adam tekrar kurbağayı çıkarır, şöyle bir bakar ve gülümseyerek cebine koyar.

     Sonunda kurbağa dayanamaz:

     - Senin neyin var? Sana çok güzel bir prenses olduğumu ve beni öpersen 1 hafta seninle kalıp istediğin her şeyi yapacağımı söyledim. Neden beni öpmüyorsun?

     Sonunda adam konuşur:

     - Bak, ben bir mühendisim. Kızlarla uğraşacak vaktim yok, fakat konuşan bir kurbağa çok ilginç geliyor...

:):):)

Büyük şirketlerden birinin patronu ,bilgisayar sistemleriyle ilgili önemli bir arızanın acilen giderilmesi için bilgisayar mühendislerinden birinin evine telefon etmesi gerekir. Adamın evine telefon eder ve karşı taraftan fısıldayan bir çocuk sesi "Alo" der.

        Bu kadar önemli bir konuyu bir çocukla konuşmak istemeyen patron sorar:

        "Baban evde mi?"

        Çocuk fısıldayarak cevap verir "Evet"

        Patron sorar "Onunla konuşabilirmiyim?"

        Çocuk fısıldayarak cevap verir "Hayır"

        Patron şaşırarak "Peki annen evde mi?"

        Çocuk fısıldayarak "Evet"

        Patron , "Peki onunla konuşabilirmiyim?"

        Çocuk yine fısıldayarak "Hayır"

        Patron çocuğun cevapları karşısında şaşırır ve en iyisinin bir büyükle konuşmak olacağını düşünerek sorar ,

        "Orada başka kimse var mı?"

        "Evet" der çocuk fısıldayarak , "Bir polis memuru var"

        Mühendislerinden birinin evinde polisin ne işi olduğuna anlam veremeyen adam sorar:

        "Memur beyle konuşabilir miyim?"

        "Hayır" der ufaklık , "Şu anda meşgul"

        İyice meraklanan patron: "Neyle meşgul?"

        Çocuk fısıldayarak cevaplar:" Annemle babamla ve itfaiyeci amcalarla konuşuyor"

        Meraklanan ve endişelenen patron , telefondan gittikçe artan bir gürültü duyar "Bu ses de ne? Diye sorar.

        "Bir helikopter" der çocuk , hala fısıldayarak.

        Panikleyen patron:"Neler oluyor orada" diye sorar

        Cocuk hala fısıldayarak: "Arama kurtarma timi geldi"

        Patron endişeli ve neler olduğunu bilmemenin kızgınlığı içinde:

        İyide neyi arıyorlar"

        Küçük çocuk hala fısıldayarak ve kıkırdayarak cevap verir:

        "Beni"

YASA - MANTIK

Üniversite son sınıf öğrencisi yazılı sınavından kalınca doğru hocasına gider: Siz sınıfta bırakarak hayata atılmamı önlüyor ve beni
cezalandırıyorsunuz. Işin bu yanını hiç düşündünüz mü?"

"Tabii düşündüm. Hocanın görevi bilgiyi ölçmek, yeterli olmayanı sınıfta bırakmak değil mi?"
"Iyi. O zaman size bir teklifim var. Bir soru da ben size soracağım.Doğru cevabı verirseniz, ben kötü notumu kabul edip sınıfta kalacağım.Bilemezseniz, notumu düzeltecek ve sınıfı geçirteceksiniz."
Hocanın keyfi yerinde. Teklifi kabul eder ve öğrenci sorar:"Yasal olup, mantıklı olmayan nedir?
Mantıklı olup, yasal olmayan nedir?
Ve de ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?"
Hoca uzun uzun düşünür ama cevabı bulamaz. Iddia gereği öğrencisine iyi not vererek sınıfı geçirir. Ama aklı da soruda kalır. Sonunda sınıfın en iyi öğrencisini çağırır, olayı anlatır ve sorunun yanıtını bilip
bilmediğini sorar.

Öğrenci hemen cevap verir: "Siz 65 yaşındasınız ve 23 yaşında bir kadınla evlisiniz. Bu yasal ama mantıklı değil. Karınızın 25 yaşında bir sevgilisi var. Bu mantıklı ama yasal değil. Siz karınızın sevgilisini, zayıf alıp sınıfta kalması gerekirken iyi not verip mezun ediyorsunuz. Bu ise ne mantıklı, ne de yasal."

August 01

3 Önemli DUYURU

3 Önemli DUYURU

 

>>>MESAJ 1-

>>>
>>>USA'dan 1 konteyner dolusu "tekerlekli sandalye"
>>>
>>> geldi ve talebe
>>>
>>> bagli olarak dagitim yapilacak. Cevrenizde
>>>
>>> tekerlekli sandalye
>>>
>>> ihtiyaci olan ve temin sansi bulunmayan kisiler var
>>>
>>> ise LUTFEN
>>>
>>> ACILEN BILDIRIN!Altunizade Kulubu olarak temin
edip
>>>
>>> kendilerine
>>>
>>> ucretsiz olarak verilecektir..
>>>
>>> Erol AYVACIKLI
>>>
>>> NGM Uluslararasi Tas.Tic.Ltd.Sti.
>>>
>>> Kosuyolu-Istanbul
>>>
>>> Tel: 0216 326 41 66
>>>
>>> Fax: 0216 326 33 53
>>>
>>>
>>>
>>>
>>>
>>> MESAJ 2-
>>>
>>> Turkan SABANCI isimli tam donanimli bir okul var,
>>>
>>> gormeyen cocuklar icin.
>>>
>>> Hatta aralarinda zeka yonunden kusurlu ama
>>>
>>> egitilebilir.
>>>
>>> Ancak gormeyen cok sayida cocuk da var.
Istenirse,
>>>
>>> yatili bolumu de var.
>>>
>>> Ama ogrenci sayisi kapasitesinin altindaymis...
>>>
>>> Yer: Uskudar
>>>
>>> Tel: 0-216-310 49 12
>>>
>>> Mudur: Feyzullah GULER
>>>
>>>
>>> MESAJ 3 -
>>>
>>> Veysel VARDAL Gorme Engelliler Ilkogretim Okulu.
>>>
>>>Yer: Sariyer
>>>
>>> Tel: 0-212-201 12 92
>>>
>>> Mudur: Muzaffer TEN
>>>
>>> Bu okullar ogrenci azligindan kapanma tehlikesi
>>>
>>> icinde.
>>>
>>> Oysa kimbilir,bu imkanlara muhtac kac cocugumuz
var
>>>
>>> cevremizde.
>>>
>>> Bize dusen gorev, bu cocuklarimizi bulup bu imkani
>>>
>>> onlara ulastirmak.
>>>
>>> LUTFEN BU MESAJI CEVRENIZDEKI HERKESE ULASTIRIN,
>>>
>>> BELKI BIR COCUGUN
>>>
>>> EGITILMESINE, YA DA TEKERLEKLI SANDALYE IHTIYACI
>>>
>>> OLAN BIRISINE
>>>
>>> FAYDAMIZ DOKUNUR
July 26

...

...
July 19

HARAM İNEK

HARAM İNEK
"Adamın biri haram para kazanıp kendisine bir inek almış. Sonra da yaptığından pişman olup Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak istemiş. O dönemde dergahlar aynı zamanda aşevi. Hacı Bektaş Veli haramdır diye kurbanı kabul etmemiş... Bunun üzerine adam Mevlana'ya gidip durumu anlatmış. Mevlana kabul edince de, Hacı Bektaş'ın niye geri çevirmiş olabileceğini sormuş. Mevlana'nın cevabı:
"Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir." olmuş.
Bu cevap üzerine adam kalkıp Hacı Bektaş Veli'ye gitmiş, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini ve bunun nedenini merak ettiğini söylemiş. Hacı Bektaş Veli'nin yorumu şöyle olmuş:
"Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise, Mevlana'nın gönlü bir okyanus gibidir. Bu yüzden bir damla ile bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı senin hediyeni kabul etmiştir."
İşte bir olaya iki farklı yaklaşım. Birbirini, hem de herkesin gözü önünde yermekten hoşlananlara ve sonra da ne kadar sevdiklerini anlatanlara bir tevazu ve incelik dersi...
July 13

günün sözü

Art should never try to be popular; the public should try to make itself
artistic.

Oscar Wilde

İzmir'de hafif şiddetli iki deprem

İzmir'de hafif şiddetli iki deprem
 
Çandarlı körfezi açıklarında hafif şiddetli deprem meydana geldi.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsünden alınan bilgiye göre, Çandarlı Körfezi açıklarında saat 17.40 meydana gelen 4.2 büyüklüğündeki depremin ardından İzmir Körfezi açıklarında da saat 17.43 sıralarında 3.7 büyüklüğünde bir deprem oldu.

Depremin Çandarlı ve Aliağa'nın bir bölümünde hissedildiği, can ya da mal kaybının olmadığı bildirildi.

July 12

Referans

REFERANS BOL
     Arkadaslari isadamini evlendirmek istiyorlar. Sonunda uygun bir
hanim bulunuyor ve isadamina haber veriliyor.
     "Ben isadamiyim", diyor adam, "Numune görmeden böyle bir ise
karar veremem."
     Genc kadina durumu iletiyorlar:
     "Ben de is kadiniyim", diyor hos hanim, "Numune veremem ama
istedigi kadar referans gösterebilirim "
July 05

5 GÜZEL HİKAYE ve ANA FİKİRLERİ

Ders 1.
  Adamın biri tam duşa girmek üzeredir ve karısı
  da duşunu almış olarak kabinden çıkmaktadır ki, kapının zili çalar. Kapıya

  kimin bakacağı konusunda ufak bir tartışma sonrasında kadın pes eder.
  Üzerine bir havlu alarak merdivenleri aşağı iner ve kapıyı açar.
  Gelen eşinin arkadaşı x'tir. Kadın
  daha selam veremeden x "havlunuzu üzerinizden yere
  düşürürseniz size anında 300 Euro veririm" der.Kadın bir müddet tereddüt
  eder, ancak havlunun düğümünü
  açarak havlunun düşmesini sağlar. X ona bakar ve 300 Euro verir ve söze
  devam eder:
  "Antrede doğabilecek ufak bir tensel yakınlık için size
  500 Euro daha verebilirim,
  hem de derhal" der.Önce şaşkın, fakat daha sonra adrenalinin
  ,verdiği heyecan ve alacağı para ile yapabileceklerinin anlık hayaliyle
  kısa
  bir  duraksamadan sonra kabul eder.
  Yaşamış olduğu olayın ve kısacık bir süre
  içerisinde edinmiş olduğu ufak
  servetin heyecanıyla merdivenleri yukarı çıkarak banyoya geri döner. Hala
  duşta olan eşi ona kimin geldiğini
  sorar."Arkadaşın x" diye cevap verir kadın.
  Çok iyi, ona borç verdiğim 800 Euro'yu getireceğini söylemişti, onu
  getirdi o zaman."
  1. hikayeden çıkartılacak ders :
  Eğer bir ekipte çalışıyorsanız bilgiyi saklamayın, paylaşın. Karar
  mekanizmasında belirleyici olabilir. Böylece
  yanlış anlaşılmaların ve dışarıya karşı kötü duruma düşmenin önüne
  geçebilirsiniz.
  Ders 2 :
          Aracının direksiyonuna geçip kiliseye gitmek üzere yola koyulan
  rahip yolda yürümekte olan bir rahibeye rastlar. Aracını durdurur ve
  kiliseye kadar onunla gelmek isteyip istemediğini sorar.
  Kadın arabaya biner ve bacak bacak üstüne attığında bacaklarının güzelliği
ortaya
  çıkar. Rahibin gözü kayar ve bakayım derken kısa bir
  süre için aracın kontrolünü kaybeder. Aracı tekrar kontrol altına aldıktan
  sonra sağ elini rahibenin bacağı üstüne koyar. Rahibe ona bakar ve şöyle
  der: "Rahip, 129.ayeti hatırlıyor musunuz ?"Utançtan kıpkırmızı olan rahip

  derhal elini
  çekerek rahibeye özürlerini sıralar. Bir müddet sonra aklı tekrar karışır
  ve
  rahibenin bacağına tekrar dokunur vites değiştirme bahanesiyle ve rahibe
  aynı
  soru ile karşılık verir : "Rahip, 129. ayeti hatırlıyor musunuz ?"
  Utancından yine kızaran rahip elini çeker ve "afedersin
kardeşim,insanoğlu zayıf düşebiliyor" der.Kiliseye vardıklarında rahibe
  arabadan iner ve
  tekm kelime söylemeksizin, ancak çok manalı bir bakış fırlatarak
kaybolur. Rahip aceleyle içeriye koşturur ve bir İncil
  alarak 129.ayeti açar okumak  için 129. ayet şöyle demektedir:
İleriye gidiniz, daha yukarılarda arayınız. Orada güzellikler bulacaksınız.
  2. hikâyeden çıkartılacak ders:
  Görev alanınızla ilgili her zaman bilgili olun, aksi takdirde fırsatları
kaçırabilirsiniz.
 
  Ders 3.
  Pazarlamacı, şef sekreter ve personel müdürü
  bir öğlen paydosunda lokantaya doğru yürümektedirler. Parktaki banklardan
  birinin üzerinde sihirli bir lamba bulurlar. Lambayı ovarlar ve gerçekten
de
  lambadan cin çıkar. "Aslında kişiye 3 dilek hakkı veriyorum ama sizler üç
  kişi olduğunuz için hepinizin birer dileğini gerçek yapacağım" der cin.
  Şef sekreter arsızca atılarak "önce ben"
  diyerek sıranın önüne yerleşir. Bahamalarda, muhteşem bir sahilde tatil
  yapmak istiyorum. Tatilim hiç bitmesin ve hiçbir dert hayatıma girmesin"
  diye dileğini ifade eder. Ve hoop, ortadan kaybolur.
  Şimdi de pazarlamacı atılır ve "şimdi sıra bende"  der.
  Hayallerimdeki kadınla Tahiti sahillerinde Pina   Cola da  içmek
istiyorum" der
  ve hoop, o da ortadan kaybolur.
  Şimdi sıra sende" der cin Personel Müdürüne.
  "İkisini de öğleden sonra işlerinin başında görmek istiyorum" der personel
müdürü.
 
  3. hikayeden çıkartılacak ders :
  Üstünüz olan birinin her zaman için önce konuşmasına izin verin.

5

SİNİRLENDİĞİNİZDE bu öyküyü hatırlayın

SİNİRLENDİĞİNİZDE bu öyküyü hatırlayın
 
Öfke ile kalkan zarar ile oturur
 
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.
Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış.
Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle,
“Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.”
 demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş:
“Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?”
Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...
 
Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın.
Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz.
İnsan hata yapar.
Hepimiz hata yaparız.
Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder.
Harekete geçmeden önce durun ve düşünün.
 Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.
 
ve sevgilerle kalın ;)
 

çocuk psikolojisi / önemli

ALINTI

*Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu,  bana geldiğinde 8 yaşındaydı.
Selma'nın onu psikolojik olarak susmaya iten,  "seçici konuşmazlık" dediğimiz  sürece getiren olaylar beş yaşındayken  başlamıştı.
Selma, beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi  halinde normal bir yasam sürerken, bir gün annesi hastalanıyor.
O dönemlerde beş yaşlarında.
Kendisinden büyük  iki abla, bir ağabey ve kendisinden küçük iki  kardeş daha var..
Küçük kardeşin yeni  doğduğu dönemde anne ciddi  sağlık sorunlarıyla karşılaşıyor.
Uzun süre  tedavi görüyor. Yoğun  uğraşılara rağmen iyileşmiyor. Hastane ortamından  evine gidip son  günlerini evinde  huzur  içinde yaşasın diye doktorlar  tarafından eve  gönderiliyor.
Birkaç ay evde babaanne ,hala ve benzeri  yakın  akrabaların  yardımıyla  yaşatılıyor.Bir gün hayata gözlerini kapatıyor.
Anneye en fazla  ihtiyaç  duyulan dönemde anne, Selma'nın hayatından çıkıp   gidiyor.
Aradan 1,5 yıl geçiyor. Kendi hallerinde bir  şekilde yaşamaya alışıyorlar.
Büyük kızlar evde yemek yapıp, en küçük çocuklara annelik yaparken, elma  babasıyla birlikte dükkanda çalışıyor.
Dükkanları evin hemen alt katında olduğu için  baba endişe duymadan  iş  hayatına devam ediyor.
Çocuklarını kimseye muhtaç etmeden yük  etmeden  idare  ediyor.
Bir gün ablalar ve ağabey, kardeşlerini alarak  yakın akrabalarına gidiyorlar.
Selma babasının yanından ayrılmıyor.
Çok ısrar ediyorlar ama istemediği  için gitmiyor.
Babası da gitmemesine ses  çıkarmıyor.
Öğleden sonra baba kız dükkanı temizlemeye  başlıyorlar.
Selma  babasının  istediği gibi her yeri bir güzel  temizleyip  süpürüyor.
Daha sonra  radyoyu açıyor. Müzik dinlemeye başlıyor.
Ancak dışardan  gelen sesler nedeniyle  müziği duyamadığı için, sesini iyice açıyor. Babası da başının  ağrıdığını  söyleyerek müziğin sesini kısmasını istiyor.
Selma, babasının söylediğini duymamış gibi yapıyor.
Hani çocuklar sıklıkla  yaparlar ya..
Bir süre sonra babası, başının çok ağrıdığını  söylüyor.
Yüzü  asılıyor. Selma, gidip gelip babayı  kontrol ediyor baş  ağrısı geçti mi diye.
Babası  baş ağrısına dayanamayarak eve ilaç almaya  çıkıyor.
Sıcaktan bunaldığını,kendini kötü hissettiğini söylüyor.
Dükkana  dikkat etmesini  hemen bir  ağrı  kesici alıp geleceğini de ekliyor.
Eve çıkıyor. Aradan  epey zaman geçmesine rağmen  baba yok.
Bekliyor  baba yok. Merak edip  yukarıya babasına bakmaya çıkıyor.
Eve giriyor.Babasına sesleniyor. Cevap  yok.
Tam  oturma odasına giriyor ki babası o anda Selma’nın gözleri önünde  kalp krizi  geçirmeye başlıyor.
Selma  babasının çırpınmalarına, yerde   tırmalamasına...vs. vs.
şahit oluyor. Babası son nefesini verip yerde  cansız yatarken,uyandırmaya çalışıyor.
Babası uyanmıyor... Camdan aşağı doğru bağırmaya başlıyor:
"İmdat.. Babama bir şey oldu... Yardım edin!.."
kısa süre içinde ev  mahalle halkıyla doluyor...
Cenaze işlemleri bitince 1,5 yıl önce anneleri ölen bu altı kardeşin ne  olacağı tartışması başlıyor..
kimi "yanımıza  alalım",kimi "yuvaya verelim", kimide "hepsine birden nasıl bakacağız" diyor.
En sonunda akrabalar aralarında anlaşıyorlar."her birimiz birisini alalım.  Böylece çocuklar yurtlarda perişan olmaz, arada sırada da olsa birbirlerini  görürler."
Diye düşünüyorlar.
Selma'yı çok sevdiği halası alıyor. İki yıldır Selma yanlarında ve hiç  konuşmuyor.
Duyduklarım beni çok etkilemişti. Daha önce gidilen uzmanların isimleri  beni endişelendirmişti.
Bir yandan da bir şeyler yapabilirim belki diye düşünmeden edemiyordum.
Hikayesinden çok etkilendiğim bu kızı merakla bekliyordum.
Halası olan biteni tek tek anlattı.
-Gelinimiz ve ağabeyimin ölümünden sonra ben de onu bir türlü mutlu edemedim. İki yıldır yüzü hiç gülmüyor. Kendiliğinden hiç bir şey yapmıyor. Sadece  konuşmasa neyse ama sanki kurulmuş bir robot gibi.örneğin sofraya oturup  yemek yiyeceğiz " Hadi Selma sofraya otur!" diyoruz oturuyor. “Hadi Selma  artık kalkabilirsin demeden “kalkmıyor. Önceleri aldırmadık. Baktık olmadı  karşımıza aldık uzun uzun konuştuk anlattık.

Ona evimizin bir kızı olduğunu,  evdeki herkes kadar her şeye hakkı olduğunu... hiçbirisi fayda etmedi.Zamanla öfkelenip inadını kırmak için bazı taktikler uygulamaya başladık. Sofra  hazır  olunca gel otur demedik, aç kaldığı günler oldu. Yada artık kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu. Hadi artık uyu demedik , sabaha kadar koltukta öyle oturdu. Vicdanın yoksa söyleme..."
Onunla yaptığım ilk seans dün gibi aklımda. Hal hareketleri dinlemiyormuş gibi ama tüm alıcılarını bana çevirdiğini hissettiğim tavırları.
- Biliyor musun ben seni çok sevdim
- ......
- Vallahi çok ciddiyim, çok sevdim.
- .....
- Ne güzel hiç konuşmuyorsun, diğer çocuklar gibi kafamı şişirmiyorsun ..
Gözlerimin içine bakıp gülümsemesini saklamak ister gibi dudaklarını ısırarak başını salladı.
- Biliyor musun bazen çocukların hayatlarında bazı şeyler yolunda gitmiyor,  benim işimse bunları yoluna koymak. Beni dinlediğini biliyorum .. hatta  benimle konuştuğunu bile hissediyorum. Çocuklar benden yardım isterler, ben  de onlara yardım ederim.Bu hep böyle  oldu.
-.......
- Ama şu an işler değişti. Sana yardım etmeyi ben istiyorum. Eğer bana yardım edersen , izin verirsen seni susturan şeyin ne olduğunu bulurum.Gerçekten... inan bana...izin verir misin?
-(Başını salladı! Evet başını salladı! )
- Elimde bazı resimler var, o resimleri çocuklara gösteriyorum onlar da  bana resimlerle ilgili hikayeler anlatıyorlar. Onlar bana hikaye anlatınca  ben  de onların mutlu olmasını sağlıyorum. Yani bütün sır hikayede.  Biliyorum sen konuşmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen,konuştuğunu  kimseye söylemem. Bu ikimizin sırrı olur.Anlaştık mı?
Bir süre düşündü. Başını sağa sola salladı. Evetle hayır arasında gidip  geliyordu. Birden evet anlamına gelecek şekilde başını salladı.Karşımdaydı...ben
ona  resimler gösteriyordum o da bana hikayeler anlatıyordu. İşimiz bittiğinde  ona çok teşekkür ettim.
Anlattıklarını analiz etmeye bile gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz,  o kadar kendi hikayesini anlatmıştı ki... Selma'nın bilinçaltı karmakarışıktı. İşte Selma'nın analizden geçmesine bile gerek bırakmayan,halasını dinlerken gözyaşlarına boğan, beni analiz yaparken hıçkırıklara boğan hikayesi...

"Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar bir ülke varmış. Bu ülkede anne babasıyla yaşayan çok mutlu çocuklar varmış.Çocuklar kardeş kardeş hep oynarlarmış, anne babaları onlara hiç kızmazlarmış. Bir gün bu çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüş.Ama kimse çocukların üzüldüğünü anlamamış. Anneyi hep hastaneye götürmüşler. İlaçlar vermişler. hem de acı acı ilaçlar. Anne,sırf çocuklarını yalnız bırakmamak için içmiş bütün o acı  ilaçları. Çocuklara hep annelerinin iyileşeceği söylenmiş. Bir gün anneyi eve getirmişler. Çocuklar anne geldi diye çok mutlu olmuşlar. Anne hep yatakta yatmaya başlamış.
Artık cocuklarına yemekler yapmıyormuş. Çocuklar çok üzülmüşler.Annelerinin  yanında oyunlar oynamaya başlamışlar. Annelerinin yanında niye oynuyorlarmış biliyor musun ? Anneleri eğlensin diye. Ama babaanneleri hep  kızıyormuş onlara.
"Gürültü yapıp durmayın.Anneniz zaten sizin yüzünüzden hastalandı" diye.  çocuklar çok yaramazlık yaptı diye anne hastalanmış meger. Çocuklar da anne iyileşsin diye onu eğlendirmek istiyorlarmış ama kimse  anlamıyormuş. herkes çocuklarını azarlayınca anneleri de cok üzülüyormuş..
Bir gün anne ölmüş. Herkes ağlamış. Çocuklar annenin neden öldüğünü anlamış.
Yaramazlık yaptılar diye. Çocuklar evde babalarıyla yaşamaya başlamışlar.Bir gün anane gelip yemek  yaparken, çocuklar gürültü yapmışlar.Anneanne onlara kızmış "kızım
sizin  yüzünüzden hasta oldu. Hiç annenizin sözünü dinlemediniz hasta ettiniz kızımı. Sizin yüzünüzden de  öldü. Sözümü dinlemeyip gürültü yapar,çok konuşursanız beni de öldürüp  ortada kalacaksınız. Kim bakacak size?"demiş.
Bir gün Selma , babasıyla dükkanda oturuyormuş. Ablaları kardeşleri amcalarına gitmişler. Selma babasının yanından ayrılmak istememiş. Hiç gürültü yapmadan hep babasına yardım ediyormuş. Anneleri çocuklar evde yokken hastalanmış ya. Babası yalnız kalır hastalanır diye yalnız bırakmak istemiyormuş. Babaları çocuklarını hiç
kızmıyormuş zaten. Gürültü yaptıklarında bile.. Selma dükkanda babasına yardım etmiş, her yeri mis gibi yapmış. Elleri de acımış biraz. Radyoyu açmış. Babasının başı ağrımış. "Kızım kapat  şunun sesini" demiş. Selma duymuş ama duymamazlıktan gelmiş. En sevdiği  müzikler varmış. Babası biraz sonra eve gitmiş. İlaç alıp gelecekmiş.Gitmiş,gelmemiş.
Selma’nın aklına hemen anneannesiyle babaannesinin söyledikleri gelmiş. Annesi zaten çocukların yaramazlığı yüzünden ölmüştü ya. Selma çok korkmuş  eve çıkmış. Babasını aramış. Odaya girince bir bakmış, babası bir şeyler  yapıyor. Selma çok korkmuş. Babası Selma’ya "git" der gibi işaretler yapmış.  Selma gitmemiş. Babası yerde uyumaya başlayınca uyandırmaya  çalışmış. Uyandıramayınca ağlamaya başlayıp komşuları çağırmış.Sonra ev kalabalık olmuş. Selma kimseye söyleyememiş ama çok üzülmüş..babası "git"  dediği halde gitmemiş. Yine babasının sözünü dinlememiş. Eğer gitseydi, müziğin sesini açıp babasının başını ağrıtmasaydı babası ölmeyecekti. Selma'nın yüzünden öldü. Akrabalar çocukları paylaşmışlar. Selma ablalarından ayrılmak istememiş.  Küçük kardeşini de çok seviyormuş. Halası yanına gelip "kızım sen artık  benim kızımsın bizimle yaşayacaksın" demiş Selma çok mutlu olmuş. Öyle mutlu olmuş ki, halasını çok seviyormuş,  istediği zaman kardeşlerime götürürler, diye düşünmüş..Halasının evine  gidince "artık bunlar benim yeni anne babam" demiş kendi kendine. Ama birden korkmaya başlamış. "Annemle babamı ben öldürdüm. Yaramazlık yaptım sözlerini dinlemedim. Yeni  annemi babamı çok seviyorum.Ya onlara da bir şey olursa ben ne yaparım.?" Sonra aklına bir şey gelmiş. Gece yatmadan önce yatağının başucuna oturup dua  etmeye başlamış. "Allah’ım .. ben çok yaramaz bir kızım. Annem babam benim yüzümden öldü.Halamlar çok iyi insanlar. Ne olur benim yüzümden onları da yanına alma. Eğer onları da alırsan ben kimin yanında kalırım? Ne olur Allahlım bana yardım et. Hiç konuşmamam için bana yardım et. Ne zaman gürültü yapıp söz dinlemesem annem babam ölüyor. Hep susmam için bana  yardım et Allah’ım. Ne söylerlerse yapacağım, onlar söylemeden hiç bir şey yapmayacağım... Ne olur onları benden alma!.." O günden sonra Selma hiç konuşmamış. Gülmemiş. "Eğer gülersem evde gürültü  olur, başları ağrıyıp ölürler" diye korkmuş. Hep susmuş.. Hikayesi bitince Selma gözlerimin içine baktı ve ekledi;"Biliyor musun?  Hala her gece dua ediyorum. Allah’ım ne olur konuşmayayım, konuşmamam için  bana yardım et! Diye. Bazen çok mutlu oluyorum. O zaman çok korkuyorum sevinçten çığlık atarım da gürültü  olur, annem ölür diye"
O küçük bedeniyle ne kadar büyük bir görev üstlenmişti. Kaçımız en konuşkan, en geveze çağımızda kendimizi susturmayı başarabiliriz  ki? Kaçımız bir dondurma alındığında bile sevinç çığlıkları atabilecekken, bu  yoğun duyguyu bastırıp susmaya devam edebiliriz ki?Kaçımız?Bu kadar sevilmek... bu kadar değer verilmek...



Psikolog / Psikoterapist
Mehtap Kayaoğlu

"Öpücük kutusu" adlı kitabından

June 29

hayat

Hayatta uğruna mücadele edecek bir şeyi olmayınca insan bomboş bir bardak gibi kalıveriyor. Ne mutlu bana ki İdeallerim hayallerim umutlarım var!!!!
June 19

tatil

Tatile çıkıyorum
Bir süre msn spacesten uzak kalacağım Duyrulur!
June 15

DÜNYA GENELİ BİR SORU

Dünya çapında bir anket yapılmış. Sadece bir soru sorulmuş:

"Lütfen dünyanın geri kalan kısmındaki yiyecek eksikliğine bir  çözüm ile ilgili kişisel görüşünüzü dürüstçe belirtiniz."

Anket büyük bir başarısızlıkla sonuçlanmış. Çünkü;

- Afrikada insanlar "yiyecek" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.

- Batı Avrupa'da insanlar "eksiklik" kelimesinin ne anlama
geldiğini bilmiyorlar.

- Doğu Avrupa'daki insanlar "kişisel görüş"ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.

- Orta Doğu'da insanlar "çözüm"ün ne anlama geldiğini bilmiyorlar.

- Güney Amerika'daki insanlar "lütfen" kelimesinin ne anlama
geldigini bilmiyorlar.

- Israil'deki insanlar "dürüstlük" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmiyorlar.

- Ve Amerikada'ki insanlar "dünyanın geri kalan kısmı"nın ne
anlama geldiğini bilmiyorlar
June 13

Talking about ilginç gerçekler (alıntıdır)

 

Ünalın sayfasından çaldım!! he he heee

ilginç gerçekler (alıntıdır)




Uzayla ilgili geçekler

Güneş:Güneş jüpiterden bin kat, Dünyamızdan bir milyon katdaha büyüktür.
Jüpiter:Güneş sistemindeki bütün gezegenleri bir araya getirirsek Jüpiter'in büyüklüğüne erişemezler.


Dünya ile ilgili gerçekler

Isı:Dünya üzerindeki en soğuk yer, ortalama -54 derece ile Antartika'dır.En sıcak yer ise ortalama 34 derece ile Afrika'da bulunan Etiyopyadır.
En kuru çöl:Şili'deki Atacama Çölü en kuru çöldür.Bazı yerlerine 400 yıl yağmur yağmamıştır.Diğer bölgerine ise hiç yağmur yağdığı görülmemiştir.
En uzun nehir:Dünyadaki en uzun nehir Afrika'daki Nil Nehri'dir.Bu nehrin uzunluğu yaklaşık 6.600 km kadardır.
En yüksek uçurum:Dünyanın en yüksek kayalık uçurumu Hawaii Adası'nın kuzey kıyısında bulunur.Burada yükseklik bazen 1.005m'ye ulaşır. Bu yükseklik 275 katlık bir gökdelenle eş değerdir.
Hala büyüyor:Atlantik, dünyanın en büyük ikinci okyanusudur ve hala büyümektedir.Her yıl 4 cm kadar genişler ve bunu yaparken, Avrupa ile Amerika'yı birbirinden giderek uzaklaştırır.
Felaket bölgesi:Deprem kayıplarında Çin ilk sıradadır.1556'da meydana gelen depremde 830.000 kişi ölmüştür.
Altın madeni:Dünyadaki denizlerde çok yüklü miktarlarda altın bulunur.Eğer bu altınların hepsi çıkarılıp dünyadaki herkese dağıtabilseydi, birer kilo altınımız olurdu.


Hayvanlar

En büyük hayvan: Dünyadaki en büyük havan mavi balinadır.Yetişkinlerin boyu 34 metreye, kilosu 190 tona ulaşır.
Uçan memeli:Uçabilen tek memeli hayvan yarasadır.En büyük yarasa uçan tilkidir.Kanatlarının uzunluğu 183cm'dir
En hızlı:Bütün memeliler arasında en hızlısı çitalardır.Hızları saatte 115km'ye kadar ulaşabilir.
En zehirli:Deniz kobrası dünyanın en zehirli yılandır.Zehiri normal bir yılanınkinden yüz kat daha güçlüdür.


İnsanlar

Aç mısınız?:Yaşamınız boyunca 30.000 kilo kadar yemek yersiniz.Buda 6 filin ağırlığına eşittir.
Bunu yut:Yutulan yiyecek vücudunuzda 3,5metre yol alır yani bir otomobilin uzunluğu kadar.
Saç:Bilinen en uzun saç Hint'li bir rahibindi.1949'da saçının boyu 8metre olarak ölçüldü.Yani kolunuzdan 13 kat daha uzun.
Isı:Vicudun normal ısısı 37 derecedir.Eğer ısı 25 dereceye düşerse ölebilirsiniz.



İnanabiliyor musunuz?

X ışınlı gözler:1930 da bir New York'lu gözlerini kullanmadan görebileceğini iddia etmişti.İddiasını kanıtlamak için bakmadan yoğun trafikte motor siklet sürdü.Hiçbiyere çarpmadı.Kimse bunu nasıl başarabildiğini bilmiyor.
Büyük yük:Mısır'daki büyük pramit 30 yılda inşa edilmiştir.Kullanılan taşlarla Fransa'nın çevresine 3 metre yükseklikte duvar yapılabilir.
Mucize:Bir Alman pilot 1930'da uçağından atladı.Bir fırtına bulutunun içinden geçti.Bunun içinde buzla kaplandı.Buz ölesine kalındıki düştüğünde pilota hiçbirşey olmadı