|
|
6月9日
Önce hiiiiç bitmeyecekmiş gibi gelen, daha ayırdınana varamadığım onca şey varken; tam da sağlam dostlukların temeli atılmışken bitiveren bir film izledim!!!
Veee İşte bitti!!!
(2002-2006)
D.e.ü

Soldan sağa: Ben / SERHAT / Nejla 4月4日 Canımın içi bücür CADIIII Yeğenim!!!!
Kendi küçüklüğüme dair izler bulduğum,çocukluk fotograflarımla kıyaslamaya çalıştığımda hangisinin bana ait olduğunu karıştırdığım GÜZELLER GÜZELİ, CADILAR CADISI CEREN YEŞİLTAY
bücür CADI Oynarken!!!!
BÜCÜR CADI, BABANNESİNİN KUCAĞINDA, YANINDA ABLASIYLA!!! 3月30日
HAYATTAKİ DOSTLARIM İÇİNDE EN ÖZEL OLANINA "Biriciğime"!
Sevilecek biri olmadigin zamanlarda bile Seni Sevmeli...
Sarilinacak biri olmadigin zamanlarda bile Sana sarilmali....
Dayanilmaz oldugun zamanlarda bile Sana Dayanmali..
Dost dedigin, Fanatik olmali...
Butun dunya seni uzdugunde Sana moral vermeli...
Guzel haberler aldiginda seninle dans etmeli..
Ve agladiginda, seninle aglamali...
ama hepsinden daha cok.....
Dost matematiksel olmali
Sevinci carpmali...
Uzuntuyu bolmeli...
Gecmisi cikarmali...
Yarini toplamali...
Kalbinin derinliklerinde ihtiyaci hesaplamali...
Ve her zaman Butun parcalardan daha buyuk olmali...
Isi bitince seni bir tarafa atmamali 2月11日
Çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup
Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına çağırdı ve merakla sordu: " Adın ne senin evladım?" dedi. " Ali, komutanım" dedi. " Nerelisin?" " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." " Peki evladım,bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum." " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. " Sen söyle biz yazalım" dediler. Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı. " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım." Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer,beşer, Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile,bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu. Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler.
Bizde üç işe kına yakarlar;
1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE 2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE 3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...
Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra, hıçkıra ağlıyordu... "
(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir ) 2月10日
|
LÜTFEN SONUNA KADAR OKUYUN!!!
PROF. DR. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY |
09.02.2006 PERŞEMBE |
|
Dine saldırmak basın hürriyeti değildir
Bilindiği gibi bir Danimarka gazetesi, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’e hakaret eden on iki karikatür yayımladı. Bu hareket, bütün Müslümanları üzdü, incitti. Sonra da onların şiddetli tepkilerine yol açtı. Önce şunu söyleyelim:
Böyle bir saygısızlığı, kendini bilen hiçbir Müslüman yapmaz. Çünkü Müslüman’ın mukaddes kitabı, bizzat böyle bir hareketi men eder. Başkalarının ilahlarına, kutsallarına hakaret edilmesini Müslümanlara yasaklar (7/108). Kur’an’daki bu yasaktan haberi olmayan herhangi bir Müslüman bile bunu yapmaz. Çünkü Müslümanlar, bütün peygamberleri hak peygamber olarak bilir; onların günahsız ve “emin” kimseler olduğuna inanır. Onları incitecek söz ve harekette bulunmanın kendi imanına zarar vereceğinin farkındadır. Peygamberlere hakareti, Allah’ın asla affetmeyeceğini de bilir.
Peki neden Hıristiyan bir karikatürist, Hz. Peygamber’e hakaret eden bir karikatür çizebiliyor? Neden bir Danimarka gazetesi, tereddütsüz bu karikatürleri yayımlayabiliyor? Yeryüzünde “İslâm dünyası” diye, bir buçuk milyara yakın Müslüman’ın teşkil ettiği bir dünya var. “İslâm Konferansı Teşkilatı” diye kocaman bir teşkilat var. Sayıları yetmişi aşan, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan birçok devlet var.
O ülkenin başbakanı, bu gazetenin hareketini, inanç hürriyeti adına kınaması gerekirken ona destek veriyor. Muhtelif kanallardan ikaz almasına rağmen, basın hürriyeti, demokrasi ve laiklik adına gazeteye sahip çıkmakta ısrar ediyor. Bu yetmiyormuş gibi, aynı karikatürleri önce Norveç, sonra da Alman, Fransız, İsviçre, İspanyol, İtalyan ve gazeteleri yayımlıyorlar. Yani Batı’nın gazeteleri koro halinde Müslümanların Peygamberi’ne saldırıya devam ettiler. Ne ikazlara, ne boykotlara ne de protestolara itibar ettiler. Neden bunu yapıyorlar ve saldırıda ısrar ediyorlar? 1) Hürriyetin, demokrasinin kendileri için geçerli olduğuna inanmış olabilirler. 2) Kendi mukaddeslerine bile inanmamış (ateist) olabilirler. Nitekim bir Fransız teolog, Batı’nın kutsal değerlere saygı duygusunu kaybettiğini söylemiş. Bence yerinde bir tespit! 3) İslâmiyet ve Müslümanlık hakkında yanlış bilgilerle doldurulmuş olabilirler.
Her halükârda yapılan hareket hakarettir, saldırıdır, yanlıştır. İnançlara ve Hz. Muhammed’e inananlara hakarettir, onları rencide edici ve inciticidir (Bu arada işaret edelim: Bazı yazarlarımız, Hz. Muhammed’in ve Atatürk’ün karikatürü yapılmadıkça demokrasi yerleşemez, diye senelerdir yazarlar. Şimdi Batı’da demokrasi daha mı iyi yerleşmiş oldu?) Meşhur İngiliz filozofu John Locke (ö. 1704), 17. asrın sonlarında Batı için bir “tolerans” risalesi yazmak ihtiyacını duymuştur. Bu risalede tolerans adına Katoliklerin ve ateistlerin mahkemede şahitliğinin kabul edilemeyeceğini söylemiştir. Batılılar bu risaleden zamanımıza kadar çok mesafe kat etmiştir. Demokraside, insan haklarında, laiklikte bir hayli ilerlemişlerdir. Ancak yine de bizdeki inançlara saygı seviyesine gelememişler. Şimdi bakıyoruz ki, karikatüristler ve bazı gazeteler 17. asra dönmüşlerdir.
Batı’nın ayıbı ve hürriyet üstüne...
Hürriyet nedir? Elindeki imkanları başkalarına zarar vermeyecek şekilde kullanmak serbestisidir. Herkesin hürriyeti, başkasının hürriyetinin başladığı yerde biter. Çünkü sınır tanımayan bir hürriyet ne tabiatta var ne de hayvanlarda. Yani mutlak hürriyet hiçbir yerde yok. Bu, insan hakları ve davranışları için de böyledir. Kişiler için olduğu gibi, toplumlar, mezhepler ve dinler için de geçerlidir. İnanç hürriyetinin sınırına riayet edilmediği zamanlarda daima çatışma, kavga, şiddet, hatta savaşlar çıktığı görülmüştür. Salman Rüşdü’nün durumu unutulmadı, sanırım. Bunların hepsi, Batı’nın ayıbıdır. Laikliğin beşiği sayılan Fransa da kervana katıldı. Dışişleri bakanları da laiklik ağzıyla bu saygısızlığı savundu. Laiklik ne demektir? İnanç hürriyeti demek değil midir? Yoksa inançlara saldırı ve bunda ısrar etme hürriyeti midir? Felsefe sözlükleri, “laik olmak, antiklerikal olmaktır” diyorlar. Batı’da klerikal grup ve klerikalizm geçerlidir. Çünkü dinî hayatı yöneten bir grup, orada daima var olmuştur. Bu dinî gruba karşı olmak (anticlericale) Batı’da geçerli olabilir. Ancak İslâm’da ne kilise gibi bir teşkilat ve otorite, ne ruhbanlık, ne de Klerikalizm var. Batılılar Müslümanları kendi yapılarında mı görüyorlar veya ona benzetmek mi istiyorlar? Yoksa cehaletlerinden mi böyle davranıyorlar? Her halükârda Batılı gazeteciler, aydınlar ve siyasilerin eğitilmeye ihtiyaçları olduğu ortaya çıkmaktadır.
Hürriyet (özgürlük), felsefe sözlüklerinde “ister kendi tabiatının gereklerine, ister serbest zamanlara, isterse kendi serbest kararına göre olsun, serbestçe hareket edebilen varlığın durumu” olarak tarif edilir. Kant, onu ahlâk kanununun varlık sebebi olarak görür Ama hepsinde hürriyetin sınırı, başkalarının haklarıyla başlar. Burada hürriyetin çeşidi ne olursa olsun, esas olan, hepsinin ahlâkî bir boyutunun olmasıdır. Hürriyetin olduğu gibi laikliğin de ahlakî boyutu vardır. Yani hürriyeti kötüye kullanmamak, başkalarına zarar vermemek, ahlâki bir harekettir. Bunun gibi laiklik, inanç hürriyeti ise bu hürriyeti başka inançları hor görecek, onlara hakaret edecek şekilde kullanmaması da ahlâkî bir yükümlülüktür. Batı basın organları, kendi koydukları ilkeleri kendileri çiğnediler. Batılı siyasiler, onları uyaracakları yerde destek verdiler, cesaretlendirdiler. Daha doğrusu onları tahrik ettiler. Tepkiler çığ gibi büyürken bunlara dönüp bakmadılar bile. İnadına o karikatürleri bir daha bir daha yayımladılar. Hatta yayımlamayanlar da kervana katıldılar. Bu dalalet zinciri Yeni Zelanda’ya kadar uzandı. Bunlar tahrik üstüne tahriktir. Anarşiye prim vermektir. Hâlâ basın hürriyetinden söz ediliyor. Boykotlarla Danimarka, Norveç, Hollanda ve Fransa üreticileri ne kadar zarar gördüler? Bunlar hesap ediliyor mu?
Tepkiler çığ gibi büyüyor
Tepkiler bütün İslâm dünyasına yayılıyor. Bizim siyasiler bile buna katıldılar. Şam’da büyükelçilikler yakıldı. Hamas’tan, İran’dan, Pakistan’dan, Endonezya’dan ölüm fetvaları yükseliyor. Neden bu kadar provokatif davranılıyor? Basına müdahale edilemezmiş! Peki Güney Afrika mahkemesi bu karikatürlerin neşrini nasıl yasakladı? Medeniyetler çatışması mı çıkarılmak isteniyor? Zannetmiyorum. Aslında Batı huzursuz. İslâm âleminin uyanmasından, İslâm’ın yükselmesinden, Batı’da rağbet görmesinden huzursuz. Doğu’da, Asya’dan, Çin’den, Hint’ten, Afrika’nın uyanmasından huzursuz. Artık Davos’ta G8’lerin meseleleri değil, Çin, Hint konuşuluyor. Ama “Korkunun ecele faydası yok!” Artık dünya G8’lerin kontrolünden çıkalı çok oldu. Brzezinski, “Kontrolden Çıkmış Dünya”yı yazalı 15 sene oldu.
Batı, çifte standart içinde olduğu için böyle hadiseler, onun maskesinin düşmesine sebep olması bakımından faydalı olmaktadır. Batılılar demokrasi, insan haklarına hürmet, inanç hürriyeti imtihanlarını bir defa daha kaybediyor, çoğu zaman olduğu gibi. Mesela Batı’da “Ermeni soykırımı olmamıştır” diye bir neticeye ulaşılsa bunu söylemek suçtur. Fakat bir dinin peygamberini terörist gösterebilmek, bu basın hürriyeti kapsamına alınıyor. Onları çok ehemmiyet verdikleri akl-ı selîme davet etmek lâzım. Selîm akıl çok mühimdir. Akıl herkeste var da bu selim midir değil midir? Bunu böyle hadiseler gösteriyor. Onlara bir hatırlatmada bulunalım: Her engellenen hürriyetin bir telafi yolu vardır. Bir kimsenin mesela yazma hürriyeti engellense, bunu seyahat hürriyeti ile telafi edebilir. Ama inanç ve ibadet hürriyeti engellenirse bunu hiçbir şeyle telafi etmek mümkün değildir. İşte tepkilerin esas sebebi ve Batılıların bilmediği veya nazara almadığı boyut, budur. Karikatürün barışa hizmet etmesi gerekirken barışı aleve çevirmek marifet mi? Bu alevleri kim söndürecek? Batılılar özür dileyerek öfkeyi yatıştırmalıdır.
09.02.2006
| 1月24日 OKULUMUZUN FORUMUNDA BİR ARKADAŞIMIN YAYINLAMIŞ OLDUĞU YAZIYI PAYLAŞMAK İSTEDİM...
Ülkesinin kıymetini bilenlere : Saygınlık korundukça yükselir........!
Alman ZDF Televizyonun da Thomas Gottschik in sunduğu "Bahse Var mısın" adlı yarışma programına yarışmak üzere başvuran İsviçre vatandaşı Michael Sauser 188 ülkenin Milli Marşını notasıyla birlikte söyleye bileceğini iddia etti.
Yarışma isteği kabul edildi ve yarışma günü Jüri'nin seçtiği beş ülkenin Milli Marşı'nın okunması kararlaştırıldı, Milli Marşları okunacak ülkeler sırayla Çin, Mısır, Tayland, Bosna Hersek ve Türkiye idi.
Michael Sauser, ilk dört ülkenin Milli Marşını başarıyla okuyunca jüri yeterli bularak yarışmayı kazandığını söyledi ve Türk Milli Marşı'nın okunmasına gerek olmadığını söyledi, Ancak Michael Sauser" Hayır mademki Türk Bayrağını da seçtiniz Türk Milli Marşını da söylemek istiyorum " dedi. ( Tabiî ki kendi diliyle ) Bunun üzerine jüri ve yapımcı kabul etmek zorunda kaldı,
Orkestra hazırlandığında Michael Sauser " Türk Milli Marşı ayakta dinlenir salondakilerin ayağa kalkmasını rica ediyorum " dedi. ( Kendi diliyle ).Katılımcıların şaşkın davranışları biraz sonra Michael Sauser' un ricasını yerine getirmeye dönüştü ve Michael Sauser o güzel aksanıyla Türk Milli Marşı'nı muhteşem şekilde icra etti. İşte bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerini ortadan kaldıran işbirlikçiler, onların bu tutumlarını; " Adam sende biz mi kurtaracağız bu memleketi " aymazlığıyla geçiştiren güruh, Diğer tarafta İsviçre'li Michael Sauser....
NE GÜZEL ŞEYDİR ŞU DENGEDE KALMAK UĞRUNA, SEVDİĞİ UĞRUNA ÖZGÜRLÜĞÜNÜ FEDA EDECEK KADAR YÜREKLİ OLMAK...
BÖYLE SEVGİLER YAŞAMANIZ DİLEĞİYLE....
UMARIM HERKES GERÇEK SEVGİYİ YAŞAR DOYA DOYA... İLİKLERİNE KADAR... ÜSTÜ BAŞI SEVDA İÇİNDE KALINCAYA DEK...
HAKİKATEN SORUN BAKALIM KENDİNİZE, SİZİ BÖYLE BEKLEYEN BİRİ VAR MI DİYE . BİR DÜŞÜNÜN YAŞANAN ONCA YILLARI, BİR DÜŞÜNÜN "SEVİYORUM" YA DA "BENİ SEVİYOR" DEDİKLERİNİZİ "" BÖYLE SEVİYORSA"" EĞER SİZİ SAKIN OLA BIRAKMAYIN PEŞİNİ... BENDEN SÖYLEMESİ...

Hedeflenmiş başarı ve mutluluk için yol haritası Yasemin SUNGUR
Yeni yıla girmeme az kala aldığım bir davet ile gelen yeni yılın tümüne yetecek güce ve enerjiye sahip olacağım bir sihir yaşadım.
9 Eylül Üniversitesi, Kariyer ve Yönetim Kulübü’nün düzenlediği Kariyer Kongresinde hazırlık sınıfından, son sınıfa kadar öğrencilerin katıldığı, çok düzenli, çok profesyonel bir organizasyonun (ki her şey öğrenciler tarafından yapılıyordu) konuğu olarak 2 günümü genç arkadaşlarım ile geçirdim. 122 kişi katıldı seminere. Başarılı projelere imza atan bir kulüp. Tüm üniversitelerde bu tür çalışmaların, etkinliklerin olmasını ve desteklenmesini diliyorum.
|
|
Ben onlarla “Hedeflenmiş başarı ve mutluluk için yol haritası” adını verdiğim seminer programımı paylaştım, ancak sihri yaratan onların benimle paylaştıkları. Başarı ve mutluluk için, hedeflerimizi belirleyip, yol haritamız hazır, keyifli bir yolculuğa çıkmalıyız, Allah şaşırtmasın, yolumuzdan ayırmasın dedik, dedik ama işimizi şansa değil, bilgiye, inanca ve kararlılığa teslim ettik. Başarı ve mutluluk formülünü çıkarttık, haritamızı çizdik, örnekler yaptık. Kariyer yolculuğunun başında ki genç arkadaşlarım paylaşım ve aktarıma açıktılar. Duyguların peşine takıldık, kayıp olduk, günlük, anlık duygularımızı, duyguların bizi nasıl teslim aldığını keşfettik. Aynaya baktığımızda yansıyan yüzün yanında, içeriyi de görmemiz gerektiğini, geleceğe baktığımızda hayallerin bizi yönlendireceğini keşfettik. Cesurdular, anlattılar, dinlediler, yazdılar, oynadılar, yorumladılar, örneklediler.
Her seminer sonunda yaptığım gibi bir cümle ile beni ve seminerin kendilerine katkısını değerlendirdiler yazarak. Bir iletişimci + eğitmen olarak duymayı hayal ettiğim en güzel sözleri yazmışlar. “İyi ki bugün buradayım, iyi ki sizi tanıdım”, “Siz bir pusulasınız”. Sihir devam ediyor, ben yine çok zenginim. Teşekkür ederim.
Küçük bir öneri Nefes alın, burnunuzdan, yavaş yavaş derin bir nefes, karnınız şişsin iyice, tutun, tutun ve yavaş yavaş burnunuzdan verin… Ağız kapalı, 1,2,3,4,5 devam, burnunuzdan yavaş yavaş alın, yavaş yavaş verin, elinizi koyun karnınız üzerine ve hissedin, karnınız şişecek, inecek. Sizi çok yoran/üzen/sıkan/çözümsüz bir konuyu düşünmeye başlayın, devam ederken nefes alıp vermeye. Bakış açınız değişecek…
Güzel bir söz “Hayal gücü, bir insanın en yükseklere uçurabildiği uçurtmadır.”
+ Paylaşıyorum “Kendin için neyin doğru ya da yanlış olduğunu bilecek yetenek sende var. Karar verdiğin yönde bir yaşam oluşturma gücü de sende var. Diğer insanlar senin desteğin olacaklardır. Düşün, taşın, araştır, ne yapacağına karar ver, kolları sıva, giriş, nasıl ve nerede sana yardım edeceğimizi söyle, yardım edelim. Önemli olan senin girişimin. Ancak sen girşirsen sana yardımcı olabilriz.” Doğan Cüceloğlu, İçimizdeki Biz, sayfa 26
Yasemin Sungur Kimdir?
Yasemin Sungur hayalperest, sohbetçi, keşifçi, işine duygularını karıştırır. Proje üretir. İştigal konusu insan. Kelimelerin peşinde koşar. Bilgi, İletişim, Pazarlama, Marka, Yetenek, Eğitim, Değişim, Kariyer, Deneyim ve Paylaşım kelimelerine hayran; görünce dayanamaz. Yemek reçetelerini okumaya bayılır, yapmayı ve yemeyi de sever. İstanbul hayranı. Doğadan alır enerjisini ve örneklerini. Okur, yazar, fotoğraf çeker. Paylaşmak ister ve paylaşır.
yasemin@yaseminsungur.com | 1月17日
Quote : ÜNAL ın SPACES dan alıntıdır...
Peygamber Sevgİsİ Ancak Bu Kadar GÜzel Anlatilabİlİr (alıntıdır)
Medine de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullahın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi. Tabii ailesi mecburi istikamet Türkiyeye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu Nebi Doğanay bugün ortaokul ögrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bir makale yazmış ve birincilik almış. İşte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları..
Biliriz ki dil kalpten geçen her şeyi ifade edemez. Allah bize de bu kardeşimiz gibi Resulullah sevgisi nasip etsin.Amin. ..................................................
Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanıbaşında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelipte daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimi de senin Hane-i Saadetine yapmışım. İlk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmişim. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni.
Senin evini her ziyarete gelişimizde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca babaları parka, eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medinede yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmazmıydı acaba hiç? Sanırım Medinedeki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık.
Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kımbilir, korkardık belkide bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde
- Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da:
- Evladım Medinede iki tane güneş varda ondan, derdi.
- Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değil mi? derdim. Babam gülerek
- Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medinede olunca sıcaklık iki kat oluyor.
Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım. Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu. Medineden ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı. Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okurki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık.
Büyük sütünların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı.Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhundda yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk.Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orasıda ayrı bir gül bahçesi idi sanki. İşte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanım 1月13日
NEDEN MI ANNEMI SEVIYORUM?
Aksam annemle babam televizyon seyrediyorlardi. Annem, "Geç oldu," dedi, "zaten yorgunum, ben yatiyorum."
Annem kalkti, mutfaga gitti. Çerez-meyve tabaklarini
çalkaladi kaldirdi. Sabaha hazir olsun diye
çaydanligi doldurdu, demlige çay koydu. Sekerlige bakti, dibinde az kalmis, üstüne ekledi.
Kahvalti için buzluktan ekmek çikardi, aksam yemegi için çözülsün diye de eti asagiya koydu.
Kahvalti masasini hazirlamak için masanin
üstündekileri topladi. Telefonu sarja koydu, telefon defterini
kapatip yerine koydu. Sonra çamasir makinesinden islak çamasirlari çikarip asti ve makineyi tekrar doldurdu.
Banyodaki çöp sepetini bosaltti.
Islak bir havluyu kurusun diye dus perdesinin borusuna asti. Bir gömlek ütüledi, kopuk dügmesini dikti. Çiçekleri suladi. Esneyerek gerindi ve yatak odasinin
yolunu tuttu.
Çalisma masasinin yanindan geçerken durdu,
ögretmene tezkere yazdi, okul gezisi için para sayip ayirdi, egildi,
sandalyenin altina girmis ders kitabini aldi, masanin üstüne koydu.
Kek tarifleri defterini çikardi, arkadasina
söz verdigi tarifi bir kagida yazdi, çantasina koydu. Bakkaldan alinacaklari not etti,
notu da çantasina koydu. Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yikadi,
dislerini firçaladi. Gece kremini ve kirisik önleyici
nemlendiricisini sürdü. Tirnaklarina bakti, törpüledi.
Içeriden "sen yatmaya gitmemis miydin" diye
seslenen babama "simdi gidiyorum" deyip köpegin su kabini doldurdu.
Kapilari pencereleri kontrol etti, holdeki lambayi yakti.
Kardesimin odasina gitti, oglan uyumus,
lambasini söndürdü,bilgisayarini kapatti,
gömlegini asti, yerdeki kirli çoraplari toplayip sepete atti.
Bana geldi, "haydi yat artik, biraz da
yarin çalisirsin," dedi.
Kendi odasina gitti, saati kurdu,
ertesi gün giyeceklerini hazirladi. 6 maddelik acil isler listesine 3 madde daha ekledi. Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçeklestigini gözünün önüne getirdi.
Iste o sirada babam televizyonu kapatti,
ortaya öylece bir "ben yatiyorum" dedi ve gitti yatti.
Sizce bu iste bir gariplik yok mu?
Kadinlarin neden daha uzun yasadigini merak etmiyor musunuz?
ÇÜNKÜ BIZIM YAPIMIZ UZUN ÇEKISLI
(ve isimizi bitirmeden öyle çabuk çabuk ölemeyiz)!
Simdi bu yaziyi tanidiginiz bes olaganüstü kadina gönderin
SONRA DA ARTIK YATIN!
Simdi,annelerinizin ellerinden ve yanaklarindan sevgi ve saygi ile opunuz ve bunu hep ama hep yapiniz...
1月12日
Konu : anne ve babalara
Kalabalık konferans salonunda, mesleğinin doruğunda bir avukat, o gün mezun olacak hukuk öğrencilerine hitap etmek üzere kürsüye geliyor. Herkes meslekten söz edeceğini zannederken o, hayatı anlatıyor: "- Hepiniz kişisel yaşamınızı bir kenara koyup çok çalışabileceğinizi kanıtladınız" diyor bilge hukukçu " ... ama unutmayın ki, ölüm döşeğindeki birinin 'Keşke işime biraz daha zaman ayırabilseydim' dediği duyulmamıştır. Çocuk sahibi olacak kadar şanslıysanız, onların göz açıp kapayana kadar büyüyeceklerini ana babalarınız size söyleyecektir. Çocuklarımıza hikaye okuma, yakalamaca oynama ve birlikte dans etme fırsatını Tanrı ancak belli bir ölçüde bahşeder bize. Bunlardan birini bile kaçırmamaya özen gösterin."
Bu öyküyü Rob Parsons'un "60 Dakikalığına Baba" adlı kitabında okudum.Birkaç yıl önce parlak bir iş teklifi almıştım. Mesleki kariyerimin doruk noktası olabilirdi, lâkin her gün saat 20.00'de işten çıkabilecektim. Teklifi duyduğum anda o saatin, kızımın banyo saati olduğu geçti aklımdan. Hayatta başka hiç bir şeyin beni o banyo seansı kadar mutlu edemeyeceğini düşündüm ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim. Bir bahaneyle reddettim. Yine de, geçen birkaç yıl içinde saat saat başkalarına dağıttığım zaman hazinesinden, kızıma pek az pay düştü. Yapılacak işlerim, yazılacak yazılarım, bakılacak telefonlarım vardı. Onunla bir cam bardağın pamuktan toprağına limon çekirdeği ekip, büyümesini izleyemedim. Yeni yeni, yarım yarım söylediği şarkılara eşlik edip, bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadı... Bir cümle ben söyleyip, bir cümle ona söyleterek hiç yoktan bir masal yaratmayı ve düş güçlerimizi yarıştırmayı tasarlamıştım; hazırdan yemek daha kolay geldi.
Hayat öyle ters bir denge kurmuş ki, onların en çok ilgi istedikleri dönem, onlarla en az ilgilenebileceğimiz dönem aynı zamanda. Bizim vaktimiz bollaştığında ise, onların bize ayıracak vakti kalmıyor. Ben aslında onun için çalışıyorum, sıkça sarıldığımız bir bahanedir ama ona hiç bir zaman "Daha çok parası olan bir baba mı istersin, daha çok seninle olan bir baba mı?" diye sormamışızdır. Sabahları yanağımda ıslak bir buse ve başucumda bir "Günaydın babacığım" sesi ile uyanmanın. "Hadi sarılıp yatalım babacığım" çağrısıyla başlayan gecelerde, o sihirli "Seni Seviyorum"u kulağıma fısıldadiktan sonra yanaklarımı avuç içlerinin parantezine alıp uykuya çekilince göz kapaklarına yerleşen huzuru izlemenin tadına vardım. Mavinin neden mavi olduğunu, kışın havaların neden soğuduğunu, kuşların nasıl uçtuğunu en baştan öğrenmenin... Rakiplerim sayılan Casper'dan, Power Rangers'tan, Ricky Martin'den daha ilginç olmaya çalışmanın... Ve konuşmaya başladığından beridir beni takip ederek, hatalarımı da sevaplarımı da aynen tekrarlayan bu sevimli papağana, duvara kazılı boy tablosundaki çizgiler yükseldikçe yükselen bir tutkuyla bağlanmanın tadını çıkardım. Annesiyle birlikte bezini değiştirmiş, mamasını yedirmiş, pişiklerini kremlemiş olmanın; bacakları ilk adımını attığında elini tutmanın, dilinden ilk sözcük döküldüğünde birlikte coşmanın heyecanını tattım. Sonunda beklenen gün geldi. Belki onun karaladığı bir resim, ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle, bisikletinin selesine arkadan yapışacağım günler başlıyor şimdi... O, selenin emin ellerde oldugunu bilmenin güveniyle öğrenecek pedala basmayı. Bir süre sonra farkettirmeden çekeceğim ellerimi... Bisiklet, artık yetişemeyeceğim kadar hızlanacak ve o, uçup giderken, ben biçare; ardından bakakalaca ğım.
70 yaşındaki babam geçen gün: "Torunumu ilkokula götürene kadar sıkacağım dişimi." dedi. İnsanın boğazını düğümleyecek kadar hazin ama gerçek... Torunla dede arasında bir tahteravalli gibi uzanıyor yaşam. Birini aşağı çekerken, diğerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta. Bütün hüznüne rağmen yine de bir zafer coşkusu var bu devir teslim töreninde. O yüzden, bugün babanızı yanınıza, kızınızı kucağınıza alıp Freiligraht'ın "Devrim" şiirindeki dizesini gururla haykırabilirsiniz:
"Vardım... Varım... Var... Can DÜNDAR
1月7日
BAŞARMA AZMİNİZİN ASLA KIRILMAMASI
ÜMİTLERİMİZİN TÜKENMEMESİ
GÜLÜCÜKLERİN EKSİK OLMAMASI DİLEĞİYLE
BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN 12月19日 EŞLERİNE ÇİÇEK ALMAYANLAR BUGÜN TRAFİĞE ÇIKMASIN!
İstanbul’daki ve diğer büyük şehirlerdeki trafik sorunları konusunda uzmanlarımız durmadan kafa yoruyorlar. Ben de, eğitimci bir vatandaş- yazar olarak konuya eğilme gereği duydum. “Sözgelimi İstanbul’un trafik sorunları nasıl çözülür” diye şöyle bir düşününce aklıma bir dolu şey geldi. Bunları sizinle paylaşmak isterim.
Öncelikle insanlara değişik seminerler verilebilir. “Arabasız Yaşamın Hafifliği”, “Ticari Taksiler Nedir, İşlevleri Nelerdir?”, “Bugün Al Ömür Boyu Öde Kampanyaları ve Yan Etkileri” gibi seminer başlıkları aklıma gelenler arasında. “Araba Satın Alarak Sınıf Atlayabilir miyiz?” sorusu da başka bir seminer konusu olabilir. Bu seminerlerle vatandaşlar eğitilebilir. Gerçekten “arabaya ihtiyacı olmak” nasıl bir şeydir bu konuya açıklık getirilebilir.
Halihazırda arabası olanlar için de aklıma gelen başka bir yöntem daha var. Tek ve çift numaralı plakalar trafiğe sırayla çıkabilir. Bu, daha önce de kullanılmış bir yöntem. Bazı insanlar, bir gün boyunca bakkala ya da lavaboya arabasız gitmek zorunda kalacaklardır (!) ama bu da güzel bir deneyim olabilir.
Başka bir gün, evine giderken çiçek alma alışkanlığı olmayan insanların trafiğe çıkmamaları talep edilebilir. Her insan elini vicdanına koyacak ve geçen yıl içinde evine giderken eşine hiç çiçek almadıysa dürüst davranıp bir gün için trafiğe çıkmayacaktır. Bu insanlar, o gün toplu taşıma araçlarını kullanırken, bir yandan da neden evine hiç çiçek alıp gitmedikleri üzerinde kafa yorabilirler.
Zaman zaman da bir gün de eşini ve çocuklarını on dakika sabırla dinleme rekorunu kırmamış insanların trafiğe çıkmamaları istenebilir. Bir vatandaşımız son bir yıl içinde içinde eşini ya da çocuklarını bir kere bile on dakikadan fazla dinlememişse, daha çok televizyon seyretmişse ertesi gün trafiğe arabasıyla çıkmayacak ve bir yandan da konu üzerinde kafa yoracaktır.
Başka bir yöntem de okuma alışkanlığı olmayanların zaman zaman trafikten men edilmeleridir. Bu yöntem trafiği büyük oranda rahatlatacaktır. Okuma alışkanlığı olmadığı için iletişim sorunları da olan bir sürü insanın bir gün boyunca trafiğe çıkmadığını düşünsenize. Kavgasız gürültüsüz geçen o güzel günün sonunda Avrupa Birliği’ne hemen kabul edilmemiz bile mümkün.
Yine şiir okuma alışkanlığı ya da herhangi bir sanat dalıyla bir seyirci, dinleyici, okuyucu ya da koleksiyoncu olarak ilgilenmeyen insanların arabalarını garajlarında bırakmaları da istenebilir. Bu da trafiği oldukça rahatlatacaktır. Televizyonda ya da radyoda kazara duyduğu müzik türlerinden ya da aksiyon filmlerinden başka hiçbir sanat türüyle ilgilenmeyen insanların trafiğe çıkmaması bana olağanüstü bir fikir gibi geliyor. Baktıkları her yerde nakit para arayan, fakat parayı bulsalar da saadeti bulamayan, parayla saadet arasındaki bağı kurabilecek estetik ve insani duygulardan yoksun olan bazı insanlar, o gün işlerine yürüyerek gidecekler ve bol bol düşüneceklerdir.
Bunlar benim kendimce bulduğum yöntemler. Belki de biraz bilgiççe oldu. Ama sizler de düşünün. Sonra da aklımıza gelen çareleri toparlayıp gerekli mercilere bildirelim. Ne dersiniz? -----------
www.suskunadam.blogspot.com
11月26日 
iSTiKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak. O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak! O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal! Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celal? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal. Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım! Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım. Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar. Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar, 'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı! Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı. Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı. Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden ilahî, şudur ancak emeli: Değmesin ma' bedimin göğsüne na-mahrem eli! Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli- Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım. Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım, Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım; O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl! Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl. Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl; Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet, Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
Mehmet Akif Ersoy
|