PINAR YESILTAY... 的个人资料PINAR (YEŞİLTAY) SEVİM照片日志列表 工具 帮助

日志


9月6日

YASA - MANTIK

Üniversite son sınıf öğrencisi yazılı sınavından kalınca doğru hocasına gider: Siz sınıfta bırakarak hayata atılmamı önlüyor ve beni
cezalandırıyorsunuz. Işin bu yanını hiç düşündünüz mü?"

"Tabii düşündüm. Hocanın görevi bilgiyi ölçmek, yeterli olmayanı sınıfta bırakmak değil mi?"
"Iyi. O zaman size bir teklifim var. Bir soru da ben size soracağım.Doğru cevabı verirseniz, ben kötü notumu kabul edip sınıfta kalacağım.Bilemezseniz, notumu düzeltecek ve sınıfı geçirteceksiniz."
Hocanın keyfi yerinde. Teklifi kabul eder ve öğrenci sorar:"Yasal olup, mantıklı olmayan nedir?
Mantıklı olup, yasal olmayan nedir?
Ve de ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?"
Hoca uzun uzun düşünür ama cevabı bulamaz. Iddia gereği öğrencisine iyi not vererek sınıfı geçirir. Ama aklı da soruda kalır. Sonunda sınıfın en iyi öğrencisini çağırır, olayı anlatır ve sorunun yanıtını bilip
bilmediğini sorar.

Öğrenci hemen cevap verir: "Siz 65 yaşındasınız ve 23 yaşında bir kadınla evlisiniz. Bu yasal ama mantıklı değil. Karınızın 25 yaşında bir sevgilisi var. Bu mantıklı ama yasal değil. Siz karınızın sevgilisini, zayıf alıp sınıfta kalması gerekirken iyi not verip mezun ediyorsunuz. Bu ise ne mantıklı, ne de yasal."

4月8日

Türk insanının genel eğilimleri

Türk insanının genel eğilimleri
26.03.2006, 10:32

TNS Piar şirketi, Türkiye Profili Araştırması ile Türk insanının genel eğilimlerini inceledi. Türklerin fiziksel özellikleri, çalışma hayatı, dini inanışları, alışveriş alışkanlıkları gibi birçok yönünün araştırıldığı çalışma 24 ilde, 2066 kişi üzerinde yapıldı. Türkler alyans takmaz, nazara inanır. Hâlâ Türk'ün Türk'ten başka dostu yok...

Rejimi bıraktığında kilosu 140'lara varan Akrep Nalan, bu araştırmaya göre ortalama iki Türk kadınından daha ağır çekiyor. Boyu polemik konusu olan Okan Bayülgen ise normal bir erkekten 4 santim kısa.

Kadın dövme konusunda Selami Şahin, Fikret Hakan gibi kocaların arkasında yüzde 6'lık bir destek var.

Ortalama evlilik yaşı 21 olduğuna göre henüz evlenmemiş olan güzel mankenlerimiz Demet Akalın (33) ve Gizem Özdilli (32) çoktan evde kaldı.

Mehmet Barlas, Erol Evgin'in programında kendi evlilik yıldönümünü hatırlayamamıştı. Barlas'ın da kendini yalnız hissetmesine hiç gerek yok, çünkü her dört Türk'ten biri ne zaman evlendiğinden bihaber.

Nihat Doğan'la imam nikahı yaptı diye soruşturmaya uğrayan Seda Sayan meğer günah keçisi olmuş: Memlekette 3 buçuk milyon insan sadece dini nikahla yaşıyor.

2 buçuk milyon dolar peşin paraya ABD'den yeni bir uçak getirten İbrahim Tatlıses'in Kuzey Irak'ta yaptığı 'Türk oğlu Türküm' açıklaması ise hakikaten doğru çıktı: Türklerin ezici çoğunluğu ünlü türkücü gibi peşin parayla alışverişi tercih ediyor.

Nihayet, "gazete okumuyorum" diyen Başbakan Erdoğan da topluma gayet iyi örnek oldu: Türkiye'de her 4 kişiden biri hiç gazete okumadığını söylüyor.

FİZİK PİKNİK TÜPTEN HALLİCE

Kadınların ortalama kilosu 63.4; erkeklerin ortalama kilosu 71.8

Kadınların ortalama boyu 162 cm, erkeklerin 173cm.

Kadınların ortalama ayak numarası 37.6, erkeklerin 42.

Erkeklerin yüzde 41'i bıyıklı, yüzde 19'u sakallı.

Kan grupları: yüzde 19 A(Rh)+, yüzde 15 O(Rh)+, yüzde 1 AB(Rh)-

SEZARYEN IN, ALYANS OUT

Ortalama evlilik yaşı 21.2.

Yüzde 35 görücü usulü ile evlenmiş, yüzde 5 sadece imam nikahlı.

Yüzde 13'ünün eşiyle kan bağı var.

Yüzde 46'sı alyans takmıyor

Yüzde 49 doğum kontrolü uygulamıyor.

Yüzde 27'si evlenme tarihini hatırlamıyor.

Çocuk sahibi olanların yüzde 11'i sezaryenle çocuk yapmış.

TÜH TÜH TÜH MAŞALLAH!

Nazara inanma oranı yüzde 70.

Günde 5 vakit namaz kılanlar yüzde 35.

Her şey kadere bağlıdır diyenler yüzde 33.

Kendisini çok dindar olarak ifade edenler yüzde 11, hiç dindar olmadığını söyleyenler yüzde 5.

Hanelerin yüzde 70'inde Türkçe Kuran var.

Yüzde 24 dini inançlarından dolayı kürtaja karşı.

Gazetedeki burç fallarını yüzde 45 hiç okumuyor.

DİZİNİ DÖVECEĞİNE...

Kadınlar ancak baba-kocaları izin verirse çalışmalıdır diyenler yüzde 14.

Kadınların çalışmaması gerektiğini savunanlar yüzde 8.

Kadınların kocaları tarafından dövülmesini doğal görenlerin oranı yüzde 6.

PARA PEŞİN, KIRMIZI MEŞİN

Peşin alışveriş edenler yüzde 69.

Yüzde 76'nın ödemekle yükümlü olduğu borcu yok.

Tasarruf edebilenlerin oranı yüzde 14.

Tasarrufunu evde, işte kasada saklayanlar yüzde 36.

Yüzde 23 kredi kartı sahibi.

Yüzde 17,5 işe otobüsle, yüzde 14 servisle, yüzde 13 kendi otosuyla gidiyor.

İnternetten alışveriş yapanlar yüzde 3.

Bir günde işte geçirilen ortalama zaman 9 saat.

Yılda tatile çıkılan ortalama süre 2 hafta, tatil zamanı temmuz-ağustos.

Tatile uçakla gidenler yüzde 8, otomobille gidenler yüzde 38, otobüs kullananlar yüzde 67.

Pasaportu olanlar yüzde 11, nüfus cüzdanı olmayanlar yüzde 4.

TEK DOSTUMUZ KKTC VE AZERBAYCAN

Türkiye'nin AB üyesi olmasını isteyenler yüzde 65.

Yüzde 40, Türkiye Müslüman devletlerden oluşan bir topluluğun parçasıdır görüşünde.

Türkiye'nin en yakın dostları: KKTC (yüzde 15), Azerbaycan (yüzde 7), Almanya (yüzde 5), ABD (yüzde 3).

HABER SEVER AMA GAZETE OKUMAZ

Haftaiçi ortalama televizyon izleme süresi 3 saat, haftasonu 3 saat 23 dakika.

Hiç gazete okumayanların oranı yüzde 23.

Hiç dergi okumayanlar yüzde 66.

Türk halk müziği dinleyenler yüzde 46, sanat müziği yüzde 24, Türkçe pop yüzde 24, arabesk %17, özgün müzik yüzde 16, yabancı pop yüzde 11.

Seyredilen programlar: Yüzde 93 haber bültenleri, yüzde 87 yerli dizi, yüzde 86 yerli film, yüzde 83 haber programları, yüzde 73 güldürü, yüzde 71 yarışma, yüzde 70 dini programlar, yüzde 66 belgesel, yüzde 64 yabancı dizi, yüzde 62 magazin programları.

İnternete her girildiğinde ortalama geçirilen süre 62 dakika.

Son üç ay içinde oynanan şans oyunları: Sayısal loto yüzde 14, İddiaa yüzde 9, Milli Piyango yüzde 7.

İkinci dil olarak yüzde 15 ile en çok İngilizce konuşuluyor.

hürriyet


--
Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi.
Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin ???
Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.
M.Kemal ATATURK
3月31日

Çok rica ederim SONUNA KADAR OKUYUN

Bir Japon firması 'hediyelik fasulye' yapmış. Fasulye tanelerinin üzerine lazerle 'seni seviyorum' lafını kazıyorlarmış. Nemli toprağa gömülmüş fasulyeyi alıp uygun gördüğünüz kişiye hediye
ediyormuşsunuz. Beş gün sonra fasulye filizlendiğinde de ortaya 'seni seviyorum' yazısı çıkıyormuş. Bu haliyle de elbette haber değeri var ama bir malumatı eklersem sanırım daha da ilginç hale gelecek. Böyle bir ürünü Fransız yahut Brezilyalı bir firma da üretebilirdi. Sonuçta, aşk meşk filan evrensel meseleler.
Fakat 'seni seviyorum' diyen fasulyelerin Japonya'da satışa çıkması gayet Anlamlı. Çünkü orada çiftler birbirlerine asla 'seni seviyorum' Demiyormuş! 'Hiç öyle şey olur mu yahu?' tepkisi verdiyseniz yerden göğe haklısınız. İlk duyduğumda bana da inanılmaz gelmişti. Ama bizzat Japonlar'a doğrulattığım için, 'vallahi de, billahi de, tillahi de demiyorlarmış' diye yemin bile edebilirim.
Tabii ki de Japonya'da 'seni seviyorum' demeyi yasaklayan bir kanun yok. Hatta 'aşk'a karşılık gelen 'koi' diye bir sözcük de varmış.Ancak kimse bunu kullanmıyormuş! Bir Japon, aşkından ölse dahi en fazla 'suki desu' diyormuş. Yani, 'senden
hoşlanıyorum'. Onlara göre bunun nedeni, 'sevginin kelimelerle değil,davranışlarla ifade edilmesi gerektiğine inanmaları' imiş.
Hadi bunu çok güzel açıklamışlar. Kulağa bayağı hoşgeliyor.
Peki Japonca'da 'canım, cicim, hayatım,tatlım, meleğim' gibisinden sevgi sözcüklerinin hiç olmamasına ne diyorsunuz?
'Seni seviyorum'u geçtik, kimse kimseye 'kınalı kuzum'da demiyormuş yani! Evli çiftler birbirlerine, çocukları olana kadar ''ano ne!'' (hey!), çocuklardan sonra, ''okaasan'' (anne) ve
''otoosan'' (baba), torun torba sahibi olduklarında ise, 'oi!' (hey sen!) diye hitap ediyorlarmış. Bu konular için deniyor ki, Japonlar ask ilişkilerinde çok kör topal ilerliyor.
Yeni nesil aşmak istese de gelenekler önlerinde Beton Bayrak olarak dikiliyor. Onlar da çaresiz boyun eğiyor. Böyle gelmiş,böyle gidiyor. Velhasılı kelam, Japonlar'ın 'seni seviyorum' diyen fasulyeleri aslında toplumsal bir ihtiyacın itelemesinin sonucu.
Çok isteseler bile alışkın olmadıkları için 'seni seviyorum' demeyi tuhaf buluyorlar. Kültürleri bu cümleyi hayatlarına almaya izin vermiyor. Onlar da problemi fasulye desteğiyle çözmeye çalışıyorlar işte. Açıkçası, ben bunları öğrendiğimde direkt, 'Ne mutlu Türküm diyene' demiştim! Madem Türküz, doğruyuz, şanslıyız, o halde hadi şu Japonlar'a hava atalım. Lütfen şimdi yerinizden kalkın yahut telefona elinizi atın ve sevginizi hak eden birine, 'Seni seviyorum' deyin. Aranıza fasulye sokmaya gerek duymadan.
3月20日

uçurum

UCURUM/ CAN DUNDAR
 
 

Geceyarisiydi. Arabadaydim.
Radyo Maydonoz'da Selim gazete koselerinden internet'e yayilmis bir
oykuyu anlatiyordu. Kulak kesildim:
"Bir sonbahar gunu Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme
odasinda oturan adam, yapraklarin dokulmesini huzunlu bir
gulumsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasinda doktor,
teshisi acikladi kendisine:
'-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalisiniz'.
Yuz hatlari gerildi Winkelman'in:
'-Ingiltere'de bu ameliyati yapabilecek doktor var mi' diye sordu.
'-Amerika'da yasadiginiza gore orada olmanizi oneririm' dedi
doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operator olan Charles
Wronkow da orada yasiyor'.
Winkelman tesekkur edip ayrildi. Otele giderken derin derin
dusunuyor ve yere dokulen yapraklari ayaklariyla yavasca itiyordu.
Birkac gun sonra gazeteler taninmis Amerikali operator Charles
Wronkow'un Ingiltere'de tatilini gecirirken intihar ettigi haberini
verdiler.
Polis, boyle taninmis bir doktorun neden 'Winkelman' adi altinda,
Londra'nin yoksul bir mahallesindeki otelde kaldigini merak
ediyordu".
* * *
Bu oykuyu dinledigim gecenin sabahinda gazeteler Reve Favaloro'nun
intihar haberini duyurmuslardi.
Favaloro, 1967'de buldugu by-pass yontemiyle kalp ameliyatlarinda
bir cigir acan ve milyonlarca hastayi kurtaran Arjantinli cerrahti.
Buenos Aires'teki muhtesem villasinda kalbine sIktigi tek bir
kursunla son vermisti hayatina....
Milyonlarin kalbine giden kanallari acan bir insanin, kendi
yuregindeki tikanmaya deva bulamamasi ve sonunda onu kursunlayarak
susturmasi ne trajik bir final...!
Butun bir salonu gulmekten kirip gecirdikten sonra cekildigi makyaj
odasinda sessizce aglayan bir palyaco gibi... cevremize yaydigimiz
isIktan biz nasiplenemeyiz cogu zaman...
Insanin sozu gecmez, gucu yetmez bazen kendine...
En guzel ask filmlerinde oynayan kadin, alabildigine mutsuzdur
bakarsiniz...
Diline doladigi herkesin ic dunyasini kalemiyle didikleyen yazar,
kendi icindeki kesmekesi tariften acizdir.
Cemaate iman telkin ederken icten ice Tanriyi sorgulamaya baslamis
bir din adami kadar caresiz, kivranir insan...
Yalnizlik korkusunu bastirmak icin omru boyunca sayisiz kadina
tutulmus bir Kazanova'nin sonunda anavatani yalnizliga donmesi,
...ya da cehennemi bir cephede gun boyu askerlerine cesaret
asilayan kumandanin gece karargahta korkudan titremesi gibi,
...en yakindan tanidigi zaafi, en guvendigi yanina yakistiramaz
insan:
...ve kendini en bildigi yerinden vurur:
Kalpse kalp; beyinse beyin...
...bir kursunla durur.
* * *
Cunku en beteridir kendiyle savasanlarin, kendine yenilmesi...
Inanmadan din adami olarak kalamazsiniz; sevmeden asIk rolu
oynayamaz, cesaretsiz savasamazsiniz; beyninizde bir urla beyinlere
deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere sifa tasiyamazsiniz.
Bu kusatmayi yarmak icin o "zaaf"larinizi yok etmek
zorundasinizdir; cogu kez kendinizden vazgecmek pahasina...
Insan, kendine ragmen gider o zaman...
...gencliginde nice cana kiydigi kilicinin uzerine karniyla
yativeren yasli bir Samuray savascisi ya da intihar icin artik
hukmedemedigi tanidik bir mikrofonu secen Zeki Muren gibi, olumu
beklemeden onun kollarina kosar.
Bazen uluorta, bazen yapayalniz,
...ucsuz bucaksiz bir bosluga akar...
Malum; "uzun sure ucuruma bakarsan, ucurum da senin icine bakar."
2月26日

...........

   Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;
-Var olan herseyi Tanri mi yaratti?
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.
-Evet herseyi Tanri yaratti!
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine evet efendim diye yanitlar.
Profesor devam eder;
-Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var olduguna gore seytani da Tanri
yaratmis olur ve calismalarimizda uyguladigimiz kesinlestirme prensibine
gore de Tanri seytandir. Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve
yerine oturur. Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin icindeki
kaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur. Bu arada
bir ogrenci ayaga kalkar ve
-Bir soru sorabilirmiyim profesor? der. Profesorde sorabilecegini soyler.
Ogrenci ayaga kalkar ve soguk var midir? diye sorar.
Profesor; Nasil bir soru bu boyle, tabi ki vardir diye yanitlar. Sen hic
soguktan usumedin mi?
Ogrenci ; -Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur; yasamda/realitede
biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz.Herkes veya nesneler o enerji
oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Ornegin,
Absolute 0 (-460 derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi
seviyedir). Tum maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur
ve degisir. Soguk yoktur, o yalnizca sicakligin yoklugunda
duyumsadiklarimizi tarif etmek icin yarattigimiz bir kelimedir
der ve devam eder,
- Profesor, karanlik var midir?
Profesor ;
-Tabiki vardir. Ogrenci yanitlar,
-Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim. Cunku,Karanlik ta yoktur.
Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur. Biz isik uzerinde
calisabiliriz ama karanligi calisamayiz. Gercekte,biz Newton'un prizmasini
kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde
calisabiliriz. Ama karanligi olcemeyiz.Bir basit isik isini karanlik bir
mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yani karanligi gecersiz kilar. Siz
belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik oldugundan nasil emin olursunuz?
Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degil mi?
Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigi yer/mekan icin kullanilan bir
kelimedir. Son olarak ogrenci profesore gene sorar;
-Efendim seytan var midir? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte
yanitlar;
-Tabiki, acikladigim gibi, biz onu her gun, her yerde onu goruruz.
Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi
insaniyetsizliginin bir ornegidir. O, dunyadaki islenmis tum suclarda,
siddette yer alir. Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska bir sey de
degildir. der.
Ogrenci devam eder; -Seytan yoktur efendim. Yani o kendi basina yoktur.
Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur. O aynen karanlik ve soguk ta oldugu
gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimeden
ibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi
yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.O aynen
sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere gelen
karanlik gibidir.
Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dir.
2月20日

BAKIŞ AÇISI FARKI

Aynı haberi okudular, fakat anladıkları ve yorumları aynı değildi.
 
 
HABER:
"ABD'de elini çim biçme makinesinin bıçaklarının arasına sokarak çalışıp çalışmadığını denetlerden parmakları kopan adam, aletin üzerinde parmaklarınızı bıçakların arasına sokmayın yazısı bulunmadığını gerekçe göstererek açtığı davada   yaklaşık 300 milyar lira tazminat aldı."
 
 
Haberi Okuyan Kişiler, Anladıkları, Yorumları
 
Birinci Tip

 

 

Eloğluna bak, sonra dön bir de bizimkilere bak. Ora nerede, bura nerede? Eloğlu kendi insanına değer veriyor canım. Bugün gazeteden okudum son örneğini. Amerika'da adamın biri, elini çalışıp çalışmadığını anlamak için çim biçme makinesinin içine sokup denetlerken parmağı kopmuş. Dava açmış adam hemen. Firma adama dünyanın tazminatını ödemeye mahkum olmuş. Niye? Aletin üstünde "parmaklarınızı bıçakların arasına sokmayın" uyarısını yazmadıkları için. Bizde nerede böyle hakkını aramak. Dava açsan yıllarca sürer. Dava sürerken artık sen mi ölürsün, firma mı kapanır, orasını allah bile. Hem sanmam bizde öyle bir yasanın bulunduğunu. Üstüne üstlük firmanın adını kötüye çıkardın diye gelip yakana yapışmazlarsa iyi. Hergün gazetelerde okuyoruz canım. Yok yok, bizde hayat ucuz. Eloğlunda insan değerli. Birbirileri üzerine bu denli titredikleri için dünyayı da titretiyorlar ya. Onlar gibi biz de böyle birbirimizi kollasak, ekmek çarpsın tüm dünya iki günde ayağımıza kapanır. Osmanlı da öyle değil miydi?

 

 

 

 

İkinci Tip

 

 

Bu sabah gazeteyi okuyunca sinirlerime hakim olamadım. Bu ne iki yüzlülük, bu ne çifte standart? Çim biçme makinesinin bıçakları arasına elini koyan bir adamın parmakları kopuyor. Olay Amerika'da geçiyor. Mahkeme tazminata karar vermiş. Makinenin üzerinde uyarı yazısı yok diye. Dünyanın dört bir yanında bu Amerika yüzünden çekilen acıları anımsayınca insan bu iki yüzlülüğe sinirleniyor insan. Dünyanın dört bir yanına gönderdiğiniz mayınların üstünde öldürür veya sakat bırakır diye uyarı yazısı var mı? Geri kalmış ülkelere kakaladığınız kimyasal artıkların üstünde uyarı yazısı var mı? İlaçlarınızı denemek için yoksul ülkelerde denettirirsiniz, üzerinde uyarı yazısı var mı? Uyguladıkları ambargolardan çocuklar süt ve ilaç bulamadıkları için kırılıyor. Şimdi bütün bunların üstünde uyarı yazısı yok diye mağdurlar dava açsa Amerikan adaleti tazminata mı karar verecek. İnsanlığa yaşattıkları bu manzaraya bak, eli kopan adama ödedikleri tazminata bak.

 

 

   

 

Üçüncü Tip

 

 

İşten dönünce bakkaldan bir ekmek iki yumurta alıp eve geldim. Tel dolaba baktım yine bir şey kalmamış. Şu bekar evinde yumurtaya talim anlayacağınız. Bugün yumurtayı neli isterdiniz beyefendi?! Küçük bir sahana az bir yağ koyup, kırdım yumurtayı üstüne. Bakkalın ekmeği sardığı gazeteyi sofra niyetine kullanıp ekmeği bandım yumurtaya. Gazete kağıdında cıbıldak bi karı resmi. Memeleri açık, sarı parmak kalınlığında bir kilot giymiş. Yeme de yanında yat. Eğildim kağıda yanında ne yazıyo diye. İlgisiz bir şeymiş. Amerikalının biri çim aletinin içine elini sokunca parmakları kopmuş. Hay keşke başını soksaydın. Dünyanın parasını koparmış firmadan. Oğlum madem kullanmasını beceremiyon, niye bi de dava açıyon ki? Ben hakimin yerinde olsam, bi de öteki elini sokardım aletin içine. Ki aklı başına gelsin. Sonra da bi hastir çeker kovardım. Baktım daha da konuşuyor, doğrudan kodese. Yok canım bu Amerikalılarda iş yok. Bi de adama üstüne para vermişler. Ah bi benim elime düşecekti.

 

   

 

Dördüncü Tip

 

Bugün bir arkadaş söyledi. O da gazeteden okumuş. Amerika fırsatlar ülkesi canım, zengin olmanın bin bir fırsatı çıkıyor insanın karşısına. Amerika'da çim biçme aletine parmaklarını kaptıran bir adam, makinenin üzerinde parmaklarınızı sokmayın uyarısı yok diye dünyanın parasını koparmış firmadan. İki parmağı kopmuştur ama adamın bundan sonra çalışmaya ihtiyacı mı kaldı ki? Biz de olsa beş kuruş imkan yok koparmaya. Yasalar zaten eskiden zengin olanlar için. Adalet mülkün temeli ne de olsa. Doğru tarafta değilsen, en başta kaybetmişsin demektir. Paran varsa adaletin de var. Paran yoksa adaletin de yok. Yok canım benim başıma gelse, korkarım böyle bir dava açmaktan. Üstüne bir de suçlu çıkarsın. Neyime gerek?

 

 

 

 

Beşinci Tip

 

 

Yok mirim yok. Biz adam olmayız. Herkes her şey olur, bizden bir şey olmaz. Biz kim, uygar olmak kim? Uygar olmanın yolu hakkını aramaktan geçer. Hakkını arayacaksın ki uygar olasın. Bugünkü gazetede okumuşsundur. Amerika'da adamın biri çim biçme makinesine parmaklarını kaptırmış. Bıçaklarını kontrol ediyormuş. Aletin üstünde elinizi bıçakların arasına sokmayın uyarısı olmadığı için dünyanın parasını tazminat olarak almış. Önemli olan para değil. Önemli olan hakkını araması. Bu seferlik tazminat almayabilirdi, gelecek sefere alırdı. Bizde olmuyor mu sanki? Araştır, günde binlerce benzeri şeyler oluyor. Dahası yüzde yüz işverenin sorumsuzluğundan, günde yüzlerce sigortasız çalışanın eli kopuyor, aldığı asgari ücretten de oluyor. Bak bakalım var mı gıkını çıkaran. Adamın yüzüne tükürsen, dönüp sana "takma kafana hemşerim, olur böyle şeyler" diyecek. Yok mirim yok. Biz adam olmayız. Kalkınıp gelişmek nere, biz nere?

 

 

   

Altıncı Tip

 

Çağımız pazarlama çağı. Siyasette bile kendisini en çok pazarlayan kazanıyor. Pazarlama öyle eski günlerdeki pazarlama değil. Yok öyle on çocuk yap, sokağa at kendisi büyür. Ürünü ta tasarlarken düşüneceksin. Bir ömür boyu sattığın ürüne sahip olabileceksen çık ortaya. Senin sahip çıkmaya niyetin yoksa bile, hiç beklemediğin bir anda kendisi gelip buluyor seni. Bugünkü gazete bir örneği vardı. Çim biçme makinesi üreten Amerikalı bir firma dünyanın tazminatını ödemek zorunda kalmış. Nedenmiş, aletin üstüne elinizi bıçakların arasına sokmayın yazısını yazdırmadığı için. Adam bıçakları kontrol ederken parmaklarını kaptırmış. Bir ürünü piyasaya sürerken, ürünle ilgili herşeyi hesaplayacaksın. Bilinçli tüketici sadece malın kendisini almıyor. Senin malı sattıktan sonraki tavrını da satın alıyor garantisi var mı, ne kadar sürecek. Yedek parçası var mı? Bir de gazetelerde çıkan böyle haberleri dikkate alıyor. Pazarlama bütün bunları dikkate almak zorunda. İş işten geçtikten sonra, yol gösteren çok olur yoksa.  

2月13日

CAN DÜNDAR'DAN

Can Dundar'dan guzel bir yazi

Dedemden kalma duvarda asili duran sazi calarak
muzige basladim. O zamanlar, beni birkac muzik ogretmenine goturmus,
gostermisler,
nasil bu cocukta gelecek var mi diye... Biri var
demis, digerleri de yok.
Yillarla birlikte, yetenekli oldugumu soyleyen
ogretmenin hakli
olduguna anladim. Yetenekliydim; ama bu yetenegimi
degerlendiremedim.
Enstruman
secmek icin bir
karar almam gerekiyordu. Ya keman calacaktim ya
piyano; ya flut calacaktim
ya da
akordeon... Olmadi,
hepsini istedim, hicbirinden vazgecemedim.
Yillar gectikten sonra her enstrumani iyi
calabiliyorum; ama hic
birinde virtuoz degilim. Bir enstrumanla isim
yapamadim. Ne kemanla
taninan bir eserim var, ne de piyanoyla... Butun
enstrumanlari iyi
çaliyorum,ama
kimse tanimiyor
beni. Basarili olmak icin her sey degil, bir sey
lazimmis.
Basari bir alisverismis; bir seyi alabilmek icin
birseyi vermek,
digerlerinden vazgecmek gerekiyormus. Keske kemani
secseydim ve
digerlerinden vazgecseydim.
Karima da hayati zindan ettim, sevgililerime de...
Hicbirinden vazgecemedim.
Karim dunyanin en iyi, en guzel kadiniydi. Evlenirken
ne oldugunu
anlayamadan evlenmistim. Yani... evlilik sadece
birisi icin karar
almak ya, digerlerinden vazgecmek... Iste evlenirken
ben bunu
anlamadan evlenmisim. Evlendikten sonra baska
kadinlarinda oldugu bir hayati
yasamaya devam ettim.
İclerinden bazilarini daha cok sevdim; ama ne
onlardan birinde, ne
de karimda karar kilabildim. Yillar sonra simdi
yapayalnizim... Ne
karim kaldi, ne de digerleri... Keske birini
gercekten secebilseymisim, ama,
yapamadim.
Tipki enstruman secimi gibi hepsini istedim ve
sonucta elim bos
kaldi. Almak icin birakmak gerekiyormus. Keske karimi
alsaymisim... Dolu
dolu,
bos yasamak..
Hayatim boyunca yapacak cok isim oldu; hepsini
yapmayi istedim.
Hangisinde "en iyi"yim? Simdi bakiyorum, kazananlar,
basarili
olanlar hep bir tek sey yapmislar. En iyi olmak icin
once secmek ve
digerlerini birakmak gerekiyor.
Iste de boyle, ozel yasamda da... Bu secimi yapmamiz
gerekiyor;
cunku mutlaka bazilari daha uygun... Bir ara ekonomik
sikintiya dustum.
Tasarruf gerek. Basladim
her seyden %10 kesmeye, ne anlamsiz bir ugrasmis bu.
%10 daha az peynir yemek, cay icmek. Bu tasarruf cok
aci verdi
bana,her an hissettim. Her seyden %10 kesmek
tabiatima uygundu tabii. Cok
sonradan anladim; sadece
taksiyle dolasmayi biraksam yetermis! Her kalemden
%10 degil, etkili kalemi
bulmak gerekiyormus.
Yani, orada da secim yapmak gerekiyormus...

CAN DUNDAR
2月11日

KEŞKE - CAN DÜNDAR'DAN



KESKE

Teypte eski bir Cohen sarkisi:
 'Yolumu gözleyen bir kadini terk ettim / karsilastik bir süre
sonra /'Gözlerinin feri sönmüs' dedi bana: / 'Askim, ne
oldu sana? '/Böyle gerçegi söyleyince / ben de dogru söylemeye
çalistim ona /'Senin güzelligine ne olduysa' dedim, /
'benim gözlerime de o oldu'.
 8 - 10 dizeye sikismis hazin bir ask hikayesi... Buruk;
kirilmis oyuncaklar kadar...
Ve yenik; 'keske'li cümleler gibi... Bu sözcügü kaç
konusmanizin basina eklemisseniz onca iskalamissinizdir
hayati...
 Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keske', onun güzüne denk
gelir.
Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç...
 Maglubiyetin takisidir 'keske'...
Kaçirilmis firsatlarin, bastirilmis duygularin, harcanmis
hayatlarin, bosa yasanmis ya da hakkiyla yasanamamis
yillarin, gecikmis itiraflarin agitidir.
 Çarpilip çikilmis bir kapida, yazilip yollanmamis bir
mektupta, göz yumulmus bir haksizlikta, vakit varken öpülmemis
bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmis bir sözdedir.
 Feri sönmüs bir çift gözde ya da yitip gitmis bir güzelligin
ardindan iç çekiste...
 'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim',
'en güzel yillarimi vermeseydim' diye diye sizlanir gider.
 'Keske'nin panzehiri 'iyi ki'dir.
Ilki ne kadar pisiriksa, ikinci o denli yigittir.
 'Keske', çogunlukla bir 'ahhöla kopup gelir cigerden... esefler,
hayiflanmalar, yerinmeler sürükler pesinden...
 'Iyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür.
 'Keske'li cümlelerde nasil yasanmamisligin, yarim
kalmisligin o ezik tuzu kurulugu varsa, 'iyi ki'lilerde de göze
alabilmisligin, riske girebilmisligin, tadina varabilmisligin
magrur yaralari kanar.
 Okulu hiç kirmamissinizdir, sinemada öpüsmemissinizdir;
dokundurtmamissinizdir kendinize, bir kez olsun gemileri
yakmamissinizdir.
 Konusmaniz gerektiginde susmus, kosacaginiz zaman durmus,
sarilacaginiz yerde kopmussunuzdur.
 Bir insana, bir ise, bir davaya ömrünüzü adamissinizdir. O
insanin, o isin, o davanin, bunu hak etmedigini sezmenin hayal
kirikligindadir 'keske'...
 'Simdiki aklim olsaydi' dövünmesindedir. Geriye dönüp
baktiginizda, ayiplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda
edilmis, 'Ne derler'e kurban verilmis, son kullanma tarihi geçmis
bir yigin haz, bilinçaltindan el sallar.
 'Keske'cilerin hayati, kasvetli bir pismanliklar mezarligidir.

 'Iyi ki' öyle mi ya! ...
 Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasiya yasamis
olmanin iç huzuru ve hakli gururu haykirir.
 'Iyi ki'lerinizi toplayin bugün ve 'keske'lerinizden çikartin.
Fazlaysa kardasiniz demektir.
 Aldirmayin yüreginizdeki kramplara, mahzun hatiralara...
Rüzgarlarla kostunuz ya...
 'Keske'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa...

Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk
ettiginizle bir gün yeniden karsilastiginizda siz susarken,
feri sönen gözleriniz 'keske' diye nemlenmesin...


CAN DÜNDAR.
12月6日

CAN DÜNDAR'DAN...

"İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum."


Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım. Mailime


iki satır bile cevap yazmayanlar "çok yoğun"; bir şey anlatmak
için söz
verip haftalarca sesi çıkmayanlar "çok yoğun"; benden başka
herkes ama
herkes çok yoğun.


"Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece.
Çalışmaktan haberi yok."

İstesem ben de "çok yoğun" olabilirim. "Bugün şunu yetiştirmem
lazım; yarın
şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım..."


Hayatı boşvermek istedikten sonra "yoğun" olmaktan kolay mazeret
yok ki.
Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak
da "yoğun" olabilirsiniz.

"Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım."
E yapma.
"Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki..."

Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani "kafama uçan daire
düştü,
hastanedeydim" deseniz daha inandırıcı olur.


Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından
yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu
aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz,
değil
mi? Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak "çok çalışıyorum"u kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve "işlerim var, ondan" diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:


a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi
katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır.
Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.


b) Seninle görüşmek istemiyorum.

c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?


(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci
şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit
ayırırsınız.

Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu "çok çalışıyorum da; başka
bir şeye
bakamıyorum" muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan örnek vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü "evde çalışan yazar" olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok.
Neyse
canım, bana ne? Ben yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum? Alıyorum. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek. Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların,
çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim. Benim için okul
her zaman ikinci plandaydı. Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki
sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım
ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim;
ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım "haydi sinemaya gidelim"
dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için
"sevdiğim insanlar" ve "kendime vakit ayırdığım hayatım" herşeyden

önemliydi. Hayatımda hiç kimseyi "çalışmam gerek" diye geri

çevirmedim. Bir arkadaşa "hayır, eve gideceğim" dediysem, bu o anda eve gitmek istememden
başka bir sebebe asla dayanmadı. En önemli işin başında da olsam, bir dostum "seninle konuşmaya ihtiyacım var" dediğinde ben tüm işleri bırakırım. Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz yüreklerden daha önemli olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey. Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli.
 
Elbette boş boş oturun demiyorum. Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş
oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle,
kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın
bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde adayan
ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi özgür
iradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin asla evlenmemesi
gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül edebileceğim bir
kişilik tarzı değil.



Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma'da yaşadım.
(Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım...) Anlatacağım kişi, bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı
apartmandaydık.) Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı.
(Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.)
Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda "sabahın körü" diyebileceğiniz
bir
saatte işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden yattığını ve hafta
içi
başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi? En azından
benim hayatımdaki "yoğun insanlar" için bu çalışma tarzı "işe git, eve gel,

yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu" düzenini gerektiriyor.

Ve
hafta sonları da "hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum"
diye evde yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da
söylenmezdi. Çünkü "çok çalışıyorum, görmüyor musun?" demeleriyle, her türlü tartışma anında biterdi.
 
Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu?
Büyük harflerle cevap veriyorum: HAYIR, ASLA... Akşam eve döndüğünde
sosyal hayatı başlardı. Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde
toplanılır; eğlence gırla giderdi. Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini
sevdikleriyle geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi. Hemen
hemen her hafta sonu mutlaka ya Dikili'ye ya da Aliağa'ya yemeğe giderdik.
 
Asıl çarpıcı örneğimi daha vermedim. Haftanın her günü sabah altıda işte
olan ve akşam hava kararınca eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de
çalışıyordu galiba) evlilik yıldönümünde karısını Soma'ya iki saat
uzaklıkta olan İzmir'e götürdü. Hayır, hafta sonu değil. BÜTÜN GÜN

çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece yarısını
geçe
döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine gitti!!!


Hiç kimse bana hiçbir şey için "çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim
yok da
ondan" gibi bir mazeret sunmasın. Ben inanmıyorum. Eğer biri beni
aramıyorsa, aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek istemediği içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum. Son
örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka hiçbir lafa gerek yok. Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese
vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve
gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum. Bunları
herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. "İşim var, vaktim
yok" diye saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak
acilen okuyup kendimize geliriz:
-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi
biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir. (Bertrand Russell)

-İşini her şeyden önemli sayarak günde sekiz saat çalışan, sonunda
çalıştığı yerin başına geçer ve günde aynı hızla yirmi dört saat çalışmaya
mahkum olur (Robert Frost)

-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.
(Edward Newton)

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir
hayat
krizidir. (Anton Çehov)


-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir.(L.P.Smith)



-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin
kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür.
(Irwin Edman)



-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın,


hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta


ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)




-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Russell)



VE BENİM FAVORİM:



"Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir..."

12月4日

OYSA

Büyük bir kelimedir. "Oysa..." İçinde açıklama, kırgınlık, pişmanlık, hayret, küskünlük ve daha bir dolu duygu barındırır. Bazen tek başına koca bir paragrafı açıklamaya bile yeter... "Oysa" dersiniz... Oysa; "böyle değildi başlangıçta," "beni sevdiğini söylüyordu," "başaracağından emindi," "çok güveniyordu kendine," "yağmur yağmayacak, bir değişiklik olmayacak, verilen sözler tutulacak demişlerdi," "burada olacağını söylemişti;" "yapabilirim, yetişebilirim, toparlayabilirim sanıyordum," "çok uzak değil diye düşünüyordum," "başka türlü hayal ediyordum," Başına getireceğiniz her "oysa" anlaşılır bir burukluk taşımaktadır okuduğunuz şu cümlelerde... *** Ölüm oracıkta duruyor, kapının kıyısında. Kimine 80 yıllık bir renkli ömür veriyor, kimini yirmisinde alıyor. Oysa... Oysa herkes hiç ölmeyeceğini düşünerek yaşıyor. Bu yüzden hiçbir yere götüremeyecekleri "taşınmazlar" için diş biliyor, tırnak bileyliyorlar. Bu yüzden hiç sakınmadan nefret ve öfke kusuyorlar. Bu yüzden sadece kendilerine bakıyorlar, "iç" lerine hiç göz atmadan... *** Oysa kısacık hayat. Kendisine verilenin nasıl alındığını anlamıyor bile insan... Bugün bir düşünsenize; üç ay önce, beş yıl önce, yirmi yıl önce ne düşlemiştiniz?.. Neler kurmuştunuz, ne çiçekler sipariş etmiştiniz ömrünüzün en güzel bahçesi için... Görüyor musunuz "oysa" ne yaptınız kendinize?
11月26日

AĞLAMA ARTIK ANNE

Çok hoşuma gitti ZİYARETÇİ DOSTLARIMLA paylaşmak istedim ...

 

Yorumsuz bir "anne" yazisi," bir erkek cocugun kaleminden cikmis"

 

Başta kendi annem olmak üzere tüm annelere

SAYGILARIMLA...

 

 ANNE,

Dunyada karsilik beklemeden borek yapan tek insandir ... karsiliksiz sevginin ete kemige burunmus halidir ! ne kadar uzsen de 10 dakka sonra seni affeden zarif bir memeli turudur, yagli bile olsa tiksinmeden sacini oksayan, kucagina yatiran, opup koklayan tek varliktir, melegin sut verebilenidir.

Yarasin diye muhallebinin icine ciger katarak cocuguna yediren manyaklik derecesinde yaraticidir. yemek yemeyen cocugun dikkatini cekmek icin elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kisidir, kafayi cocuklariyla bozmus, gobek bagi kopsa da yurek bagi asla kopmayan, sevgi dolu fedakar insan disisidir

Bulasik, utu, vb yaparkene bile automatik olarak cene calan, kendi kendine konusan, anne ne diyon dediginizde 'sen kendi isine bak, bi de senle ugrasmayayim' seklinde asortik cevaplar verendir, "Ulen eve bi saat gec gelsek vır vIr vır" seklinde kari dırdırı denen mereti erkeklere daha kucukten belletendir, yemek uzmani, duzen insani, bilgili, kulturlu - her seyi bilen sahsiyetdir,

Yavrularini yol tarafyndan degil, kaldirim tarafindan yurutendir, dizi dizi incidir lakin gerektiginde laf sokma dalında da birincidir, sevgiliden ayrilma haberi verildiginde, "amaaan ben sana daha guzelini bulurum" diyebilen komik bir karakterdir,

'Oglum aradim yoktun. Bende mesaj atayim dedim sana. Gelince ara beni emi aslan evladim. Sapkasiz cikma o karilarla. Kara boulcem benim optum annen' seklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi israrla reddeden, kabullenemeyen, kafasina gore yorumlayan bilisim dusmanidir,

 

*** ama ... ama dunyanın en guzel kucagina sahip, en guzel kokan, harikulade bir varlıktir ***

 

olmadik yerlerde "iyi ki dogurmusum ulen seni!" diyen ve benim hatirima benimle freddy mercury dinleyen bir sabir agacidir, evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan guc abidesidir

 

evde biryere uzandiginiz an orada temizlik yapacagi tutan, temizlik konusunda kayisi kopardigindan temizlikci gelecek diye evi temizleyen balans ayari kacmis temizlik kaynagidir,

mutfakta yasayan, evde herkesi idare eden ve geceleri baba denen yasal sevgilisiyle sevisen bi tur canlidir, iyiligin, merhametin, acaaip bir sefkatin, sadakatin, sevginin guclerini birlestirdigi sonsuz bakiredir !!

oglunun damat - kizinin gelin oldugunu gorunce, cocugu mezun olunca, cocugu gol atynca, cocugu hasta olunca, cocugu askere gidince, asmali kabagi seyredince, dolar yukselince velhasil buna benzer ota-boka bissuru seye aglayabilen,

bu mesaji okurken duygulanip - gozleri dolabilen, aglamaya meyilli bir yapisi olan duygu pinaridir,

 

 

son kiiii uc dort; uzakta dursa da yakin hissedilen, canı  hep istenen, asla vazgecilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatlarin varligini varligina armagan edebilecegi,

 

*** islak - kuru ama heeeep duygulu***

ÖĞRENCİ EFSANELERİ

ÜNİVERSİTELİ ÖĞRENCİ EFSANELERİ

 ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri yıllık olan
 dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya,
"Why?" 
(Neden?) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını şaşırmışlar, sonra
 herkes birşeyler yazmaya başlamış.Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kağıdını teslim etmiş.
 Öğrencinin  cevabı da soru gibi kısaymış: "Why not?" (Neden olmasın ki?) Bu öğrenci sınavdan "100" almış.

 Aynı hoca başka bir sınavda "risk nedir?" diye soruyor. Yine bir öğrenci 
sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını. Kağıdın üst kısmında
 sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta
 ise "İşte risk budur" diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek
notu alıyor.

 Hocanın bir sonraki sınavında yine "Risk nedir?" sorusuyla karşılaşan
 öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor. Tabii koşa koşa 
hocaya  gidip sebebini soruyor. İşte cevap: "Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır!"


 Hocamız bir başka sınavda derse giriyor ve tek soru soruyor: "Atatürk ne  yaptı?". Bütün öğrenciler harıl harıl yazmaya başlıyor, kağıtları
 dolduruyorlar. Sınav sonucunda herkes ortalama notlar alıyor. Bir öğrenci
 ise 100 alıyor. Bu öğrencinin cevap kağıdında şu yazıyor: "Ne yapmadı ki!" 

Bu tür öğrenciler ve değerlendirmeler Hukuk Fakültelerinde yok mu?
Elbette var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Hocanın biri sınavda, o günlerde  devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını  sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş: "Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz."
 
 Bir efsane de tıpçılardan: Olay bir tıp fakültesinin anatomi dersinde
 geçiyor. Okulun en iyi hocası, anatomi dersine ilk kez giren
 öğrencilerine; "Tıpta iki önemli şey vardır" demiş, "İlki, hiç bi şeyden
 iğrenmeyeceksiniz!"Bunu söyledikten sonra işaret parmağını önündeki
 kadavranın makatına sokmuş, şööyle bir karıştırıp çıkarttığı parmağını
hop  diye ağzına sokmuş ve emmiş. Ardından öğrencilerden de aynısını
 yapmalarını istemiş.
 Genç tıp öğrencileri, kızara bozara aynı şeyi teker teker yapmışlar.
Bunun üzerine Hoca öğrencilerine dönüp; "İkinci önemli şey ise çok dikkatli  olmaktır" demiş ve eklemiş, "Mesela ben demin hastanın makatına işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı emdim!"...

Bir kız yurdunda kalan kızlar, artık temizlik görevlisine olan 
kıllıklarından
 mıdır yoksa nerden çıktığı belli olmayan bir yurt geleneğinden midir, her
 sabah dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaya öperek iz bırakıyorlarmış.
Yurt müdürü ne yaptı ettiyse bu alışkanlığı ortadan kaldıramamış. Diğer 
yandan temizlik görevlileri de iyiden baş kaldırmaya başlamışlar. Sonunda müdürün aklına parlak bir fikir gelmiş. Hemen bir duyuru yapıp, kızları toplantıya çağırmış. Neyse toplanmış bunlar. Müdür "Buyrun tuvalete"  demiş.
 Hep birlikte, temizlik görevlisinin beklediği umumi tuvalete girmişler.
Aynalarda sabahki ruj izleri hala duruyormuş.
 Müdür "Arkadaşlar" demiş, "Bazılarınız dudaklarına ruj sürdükten sonra
aynaları öperek çıkması güç izler bırakıyor. Temizlik görevlilerimiz
bunları temizlerken zorlanıyor. Sizleri görevlimizin bu temizliği yaparken ne kadar zorlandığını bizzat görmeniz için topladım. Bakın ve görün". Sonra  görevliye bir işaret çakmış. Bizimki gayet sakin bir şekilde tuvalet fırçasını almış, klozetteki suya daldırmış ve aynayı temizlemiş. O günden sonra bir daha o yurtta tuvaletlerde dudak izine rastlanmamış.


İCLAL AYDIN'DAN "DEĞERLERİMİZ ÜZERİNE"

Değer mi?
Beşer yıllık aralarla hayatıma baktığımda ne kadar değiştiğimi ya da kendimi iyi - kötü ne kadar muhafaza edebildiğimi görebiliyorum.

İnandıklarımın, uğruna cidden tartışabileceklerimin hatta kavga edebileceklerimin yani değerlerimin de değiştiğini görmek bazen rahatsız ediyor beni...

Değerlerim: Beni şekillendiren, beni ben yapan, büyümekteyken bana öğretilen "insan olmanın" gereklilikleri...

***
İyiliğin bu denli dudak bükülerek gözaltına alındığı bir zamanda, koşulları çetin, rüzgârları sert işlerde çalışmak değerlerinizi koruyabilmenizi daha zorlaştırır, hepinizin malumu.

Zirveye tırmanırken üzerinizdeki ağırlıkları atmanızı telkin ederler size. Saçma gelir ilk duyduğunuzda.

Ama kan ter içinde "yukarı" tırmanırken sırt çantanızdan atamadıklarınızın size ne kadar gerekli olacağını düşünmeye başlarsınız. Omzunuz acıyordur. Dizleriniz kesilmeye başlamıştır. Mantık da zaten sırtınızdaki "bu gereksiz yükleri bırak, öyle devam et" demeye başlar. Yukarıya giden yolculukta değerleriniz sanki birer "yük"müş gibi durur...

Yanınızdakilere bakarsınız.

İnsan olmanın bütün erdemlerinden soyunmuş olanların ne kadar hızla tırmandıklarını görürsünüz.

Şaşırırsınız. Kendinizden şüpheye düşersiniz. Acaba zirvede sizi bekleyen ulaştığınızda sırtınızdakilere ne kadar ihtiyaç duyacaksınızdır?

***
Bir an durup soluklanır ve çantanızda neler varmış, bakarsınız: Örneğin kalp kırmama inancınızı evirip çevirirsiniz. Ne işinize yaramıştır? Siz itina ederken kaç kişi aynı özeni göstermiştir ki? Çıkarıp bir yana koyarsınız.

Sonra, kulağınızdaki "dargınlıklar yersizdir" küpesini de demode bulursunuz.

Aslında sırt çantanızdaki en ağır yük "insan özüne duyduğunuz saygı"dır. Bir başkasına, onun varlığına ve tavrına gösterdiğiniz saygı. En ağırı budur ve zirveye koşanlar önce bunu çıkarıp atar...

Siz de çıkartırsınız... Kimsede yoksa sizde olmasının ne anlamı olacak?

Çocukluğunuzdan bu yana, bir işi yapıp bitirmekle gururlanmanın, bir iş yapmakla birini mutlu etmenin verdiği doygunluğun, görevini eksiksiz yaparak başarmanın verdiği huzurun yeterli olduğunu anımsatan "resim" çerçevesinin o çantaya nasıl sığdığına aklınız ermez.

Çünkü artık bir iş yapıyorsan, ona göre bir "somut" karşılığı olmalıdır. Hatta o iş, en iyisi olmalı, o çerçeve yerine de Oscar gibi şahane ödüller taşımalısınızdır. Onu da çıkarırsınız. Zira yakınlık kurulabilecek önemli bir kişinin kartının kapladığı yer eski bir erdem çerçevesinden çok daha azdır.

Sonunda gerçekten hafiflersiniz...

***
İyi kötü zirveye vardığınızda, birbirine inanılmaz benzeyenler kalabalığıyla karşılaşırsınız. Boş tencere tıngırtıları, boşlukta çın çın eden kaşık sesleri işitirsiniz. Aynaya bakıyor gibisinizdir.

Herkes aynı, herkes hafif, herkes başarılıdır... Üşümeye başlarsınız.

Şansınız varsa, yolda bıraktıklarınızı toplamak için geri dönmeye yüreğiniz ve gücünüz kalmıştır..

***

Değerler..

Beşer yıllık aralarla hayatıma baktığımda sırt çantamdan neler çıktığını görüyorum. Ya da neler eklendiğini... Nelerden vazgeçemediğimi.

"Değişmedim, sırtımı hafifletmedim" dersem yalan söyemiş olurum...

Ama hâlâ geçmiş küçük ve güzel günlerin anısına bir hatır sormayı, birlikte geçirilmiş birkaç saate saygı duymayı, geçmiş olsun'u, mutlu yıllar'ı, haklısın'ı, özür dilerim'i, daha iyi günler göreceksiniz'i; yeniden, yeniden, yeniden sevmeyi, severken bir daha başa dönebilmeyi, "iyi insan olmanın ağır sırt çantasını taşımayı" önemli buluyorum..

Ya da seviyorum...

Her dönüp bakışımda, çıkarmaya yeltendiğim ya da çıkarıp attığım bir değerimi geri dönüp bulmam gerektiğini anlıyorum...

Galiba artık zirveden çok hayatın düz ve sonsuz varlığının güneşli günlerine inanıyorum...
 
- Iclal Aydin, Vatan -
11月24日

TiTaNiC Ne FiLiMDi Ya

 

Quote

TiTaNiC Ne FiLiMDi Ya
                             Ne FiLiMDi Ama UnutulMaZ
 
 
Oyle guzelki off yaa
Ama Kımse Bılemezdi
Kotu Sonu Herkes Yasamak
iSTeRDi O ani.
 
 
 
 
 
Yane Hele Bu Sahnesi
Off Ya Boyle Ask Yok
 
 
 
Guzel Kiz Dorusu
Sonunda Nolmusdu Ya
Kız Yasıyordu Ama
Sevgılısı Olmusdu:(
 
 
 
Ne GuzelDi O Ani Yasamak
Dusunsenize Siz Ve Sevgiliniz
Roman Gibi Filim Olmus.
 

Herseyde Kotu vardir.

 

Sahneler Sahneler

Bir Kotu An Ama Bu Ani Kimse Bilemezdi

 

 

 

11月17日

Haşmet BABAOĞLU'ndan

 

 

HAŞME BABAOĞLU'NDAN ÇOK DA CIVIL CIVIL VE RENKLİ OLMASINA RAĞMEN İÇLERİMİZİ BURKAN, VARLIĞINI GÖZARDI ETTİĞİMİZ BİR KONUYA GETİRİLEN BAKIŞAÇISI... BU YAZIYI SONUNA KADAR SABIRLA OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM...

 

 

Ayşe Özgün'ün programına katılan iki çocuk annesi genç bir kadın babası tarafından vurularak öldürüldü.

Basın bu haberi "kadın programlarına bir kurban daha!" başlığıyla verdi.

Star TV bu olay üzerine Ayşe Özgün'ün programını kaldırdı.

Star'ın haklı çekinceleri var elbette ama basın sanki "televizyon cinayetleri" diye bir suç türü varmış havası yaratıyor. Öldürenler için "ağır tahrik"miş gibi...

Doğru mu bu?

Oysa bu programlara çıktıkları için bugüne kadar öldürülen dört kadının başına gelenlere yakından bakarsanız, göreceksiniz ki cinayetlerin gerekçesi "bizi ele güne rezil ettin"dir!

Yani bu cinayetlerin şu son yıllarda yüzlerce kadının ölümüne neden olan "töre cinayetleri"nden ya da "namus cinayetleri"nden farkı yoktur!

***



Töre cinayetlerinde gencecik kızlar ağabeyler tarafından kurbanlık koyun gibi kesilip biçildiklerinde "yetti artık, ne töresi, töre möre yok artık!" diyemiyoruz!

Canı sıkılan eski kocaların, boşandıktan yıllar sonra bile zaten geçmişte döve döve hastanelik ettikleri eski karılarının kapısına dayanıp "sen benimsin" diyerek bıçağı saplamalarına çare bulamıyoruz!

Sığınma, şefkat ve hayatı sevgiyle dayanışarak idame ettirme merkezi olan aile kurumunun iğrenç tacizler, şiddet, hatta işkence evi haline de gelebildiği gerçeğiyle yüzleşemiyoruz.

Ama kadın ve aile sorunlarının tartışıldığı, bu toplumun içine işleyen şiddetin dışan döküldüğü TV programlarını ne zaman sorun çıksa kapatıveriyoruz...

***



Elbette televizyoncular bu programlara yüce toplumsal amaçlar güderek başlamadılar.

Kadınlar konuşsun, reality şov olsun, reyting torbası dolsun, istemişlerdi ilk başta.

Ama televizyon bu!

Fctndora'nın kutusu açılıp da içinden kötü kokular çıkınca "canım kadın dünyası nedir ki, selülit, estetik, yemek, moda ve eh, biraz da vur patlasın, çal oynasın!" deyip geçemiyorsun artık!

Yazılı medya farklı.

Basında bir süredir kadın denilince kariyer basamaklarını tırmanan ya da tırmanıyormuş gibi yapan kadınlar anlaşılıyor.

Öteki kadınlar yani çoğunluk, 3. sayfada dayak, cinayet, suç, aşk intihan gibi haberlerin konusu oluyor, o kadar!..

Televizyon öyle mi ya!

En sulu zırtlak sabah eğlence programlarında bile kamera sahnede değil de, seyirciler arasında dolaşmaya görsün bir kez!

O eğreti rujlar, parıltılı triko bluzlar, çekilen acılan; şiddetle, horlanmayla geçen yılların yıpranmışlığını asla gizleyemiyor.

***



Şimdi ne yapmalı?

Ekranlar her daim sevimli ve şımarık, göze kadın, ruha çocuk gelen kadınlar ve o kadınların programlarıyla dolsun, deyip geçsek mi?

Asla!

Peki aile sorunlarının konuşulduğu programlar hep yalancıktan barıştırma-uzlaştırma platformları olsun daha mı iyi?

Hayır!
Bu toplumda aile içi şiddet patlama noktasında!

Saklamak, yok saymak, susturmak, kadınları ekranlardan uzak tutmak bu şiddete katılmak demektir.

Tersine, televizyonlara büyük görev düşüyor!

İnsancıl inceliklerden nasibini almış, reyting hesaplarıyla gözü dönmeyen ve cesareti yerli yerinde programcılar el atmalı artık bu konuya...

 

 

- Hasmet Babaoglu,  -

 

 

10月27日

GÜVEN

"Güven" çok ince bir çizgidir

 

Ingiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. Ingiliz devleti hakimlerine o kadar güveniyor yani.

 

Birgün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000   poundluk   bir   çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine   girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı  veremeyecekleri söyleyip hemen Içişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı,Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap  aynıymış: ÖDEYIN!

Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden   ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde   hazırmış.

Aradan birkaç  gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri  vermek istiyormuş.

Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet   Bakanlığı'nı aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime  hareketinin sebebini sormuşlar. Hakim "Kraliçe nin hükümeti bize   gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım" cevabını vermiş.

Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim  azledilmiş.   Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış:

"Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine   güvenmiyor   ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez."

- "Güven" çok ince bir çizgidir. Onu  kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, "iki taraflı" olmasıdır.


10月26日

KÖYLÜ KADIN

 
İnsan Olduğunu unutanlara bu öyküyü anlatın... Anlatın ki, hayatta her şeyin para, eğitim ve şöhret olmayacağını algılasınlar tabii azıcık da olsa vicdanları kaldıysa...
Allah kalplerimizi nasırlaşmaktan korusun.
 
Pınar YEŞİLTAY
 
KÖYLÜ KADIN

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; “-Gayet iyi.” dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.

Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.

- Alo…kızım, nasılsın?

- İyiyim anne. Ne oldu *

- Sana bir surprizim var.

- Surpriz mi?

- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş….

- Eee kimmiş.

- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.

- Ben mi?




- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.

- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.

- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.

- Amaaan. Peki peki… Nasıl tanıyacağım.

-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.

-Tamam anne..tamam…

- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.

- Hemen darılma, tamam dedim ya…

O nasıl tamam demekse… neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.

**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****

Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.

Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. “-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam” diye düşündü.

Köylü kadın çekinerek seslendi;

- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim?

“Kızım” diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.

- Ne var, adres mi soracan! ..

Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;

- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.

- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.

Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü.

“-Nihayet.” diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.

Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;

- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla… Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı…

Kadın dayanamadı;

- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim! …

- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş

-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.

Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.

**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****

Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.

- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde?

- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.

- Allah Allah! ... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.

Genç kız bir an durakladı.

-Küçük bir kız mı?

- Evet

- Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi?

- Kültürsüz değil ama zengin değil.

- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.

- Köyden gelen kadına ne denir ki! ..

- Oh… iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun.

- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. ' - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızı çalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.

-Ne istiyormuş?

- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.

- Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım?

Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;

- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.

- Eee…

- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.

-Evet, hatırladım.

- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.

- Herhalde şimdi anlatacaksın…

- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu…

- Niçin?

- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah! .. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı

 
10月20日

pusuladaki NOT:

Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, Kimi Bosnalı , Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli Çok sayıda yaralı getiriliyor...

Bunlardan biri Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.
"Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma ulaştırın..."
Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:
"Ben...Ben köylüm Lapseki'li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç aldıydım...Kendisini göremedim.Belki ölürüm.Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin"
"Sen merak etme evladım" der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de "söyleyin hakkını helal etsin" olur...

Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula.Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine ne de göz yaşlarına engel olamaz...

PUSULADAKİ NOT:

"Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim."
10月12日

GÜL YAPRAĞI

GÜL YAPRAĞI

       Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeligin gizlerini aramak icin
gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak
istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi.
      Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel
buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya can, zil yoktu. Bir  süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı.
      Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları basladı. Gelen yabancı, tapınağa  girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
      Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su tasmamıştı.
      Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.....