| PINAR YESILTAY... 的个人资料PINAR (YEŞİLTAY) SEVİM照片日志列表 | 帮助 |
|
|
9月6日 YASA - MANTIKÜniversite son sınıf öğrencisi yazılı sınavından kalınca doğru hocasına gider: Siz sınıfta bırakarak hayata atılmamı önlüyor ve beni cezalandırıyorsunuz. Işin bu yanını hiç düşündünüz mü?" "Tabii düşündüm. Hocanın görevi bilgiyi ölçmek, yeterli olmayanı sınıfta bırakmak değil mi?" "Iyi. O zaman size bir teklifim var. Bir soru da ben size soracağım.Doğru cevabı verirseniz, ben kötü notumu kabul edip sınıfta kalacağım.Bilemezseniz, notumu düzeltecek ve sınıfı geçirteceksiniz." Hocanın keyfi yerinde. Teklifi kabul eder ve öğrenci sorar:"Yasal olup, mantıklı olmayan nedir? Mantıklı olup, yasal olmayan nedir? Ve de ne mantıklı ne de yasal olmayan nedir?" Hoca uzun uzun düşünür ama cevabı bulamaz. Iddia gereği öğrencisine iyi not vererek sınıfı geçirir. Ama aklı da soruda kalır. Sonunda sınıfın en iyi öğrencisini çağırır, olayı anlatır ve sorunun yanıtını bilip bilmediğini sorar. Öğrenci hemen cevap verir: "Siz 65 yaşındasınız ve 23 yaşında bir kadınla evlisiniz. Bu yasal ama mantıklı değil. Karınızın 25 yaşında bir sevgilisi var. Bu mantıklı ama yasal değil. Siz karınızın sevgilisini, zayıf alıp sınıfta kalması gerekirken iyi not verip mezun ediyorsunuz. Bu ise ne mantıklı, ne de yasal." 4月8日 Türk insanının genel eğilimleri
-- Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin ??? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir. M.Kemal ATATURK 3月31日 Çok rica ederim SONUNA KADAR OKUYUNBir Japon firması 'hediyelik fasulye' yapmış. Fasulye tanelerinin üzerine lazerle 'seni seviyorum' lafını kazıyorlarmış. Nemli toprağa gömülmüş fasulyeyi alıp uygun gördüğünüz kişiye hediye ediyormuşsunuz. Beş gün sonra fasulye filizlendiğinde de ortaya 'seni seviyorum' yazısı çıkıyormuş. Bu haliyle de elbette haber değeri var ama bir malumatı eklersem sanırım daha da ilginç hale gelecek. Böyle bir ürünü Fransız yahut Brezilyalı bir firma da üretebilirdi. Sonuçta, aşk meşk filan evrensel meseleler. Fakat 'seni seviyorum' diyen fasulyelerin Japonya'da satışa çıkması gayet Anlamlı. Çünkü orada çiftler birbirlerine asla 'seni seviyorum' Demiyormuş! 'Hiç öyle şey olur mu yahu?' tepkisi verdiyseniz yerden göğe haklısınız. İlk duyduğumda bana da inanılmaz gelmişti. Ama bizzat Japonlar'a doğrulattığım için, 'vallahi de, billahi de, tillahi de demiyorlarmış' diye yemin bile edebilirim. Tabii ki de Japonya'da 'seni seviyorum' demeyi yasaklayan bir kanun yok. Hatta 'aşk'a karşılık gelen 'koi' diye bir sözcük de varmış.Ancak kimse bunu kullanmıyormuş! Bir Japon, aşkından ölse dahi en fazla 'suki desu' diyormuş. Yani, 'senden hoşlanıyorum'. Onlara göre bunun nedeni, 'sevginin kelimelerle değil,davranışlarla ifade edilmesi gerektiğine inanmaları' imiş. Hadi bunu çok güzel açıklamışlar. Kulağa bayağı hoşgeliyor. Peki Japonca'da 'canım, cicim, hayatım,tatlım, meleğim' gibisinden sevgi sözcüklerinin hiç olmamasına ne diyorsunuz? 'Seni seviyorum'u geçtik, kimse kimseye 'kınalı kuzum'da demiyormuş yani! Evli çiftler birbirlerine, çocukları olana kadar ''ano ne!'' (hey!), çocuklardan sonra, ''okaasan'' (anne) ve ''otoosan'' (baba), torun torba sahibi olduklarında ise, 'oi!' (hey sen!) diye hitap ediyorlarmış. Bu konular için deniyor ki, Japonlar ask ilişkilerinde çok kör topal ilerliyor. Yeni nesil aşmak istese de gelenekler önlerinde Beton Bayrak olarak dikiliyor. Onlar da çaresiz boyun eğiyor. Böyle gelmiş,böyle gidiyor. Velhasılı kelam, Japonlar'ın 'seni seviyorum' diyen fasulyeleri aslında toplumsal bir ihtiyacın itelemesinin sonucu. Çok isteseler bile alışkın olmadıkları için 'seni seviyorum' demeyi tuhaf buluyorlar. Kültürleri bu cümleyi hayatlarına almaya izin vermiyor. Onlar da problemi fasulye desteğiyle çözmeye çalışıyorlar işte. Açıkçası, ben bunları öğrendiğimde direkt, 'Ne mutlu Türküm diyene' demiştim! Madem Türküz, doğruyuz, şanslıyız, o halde hadi şu Japonlar'a hava atalım. Lütfen şimdi yerinizden kalkın yahut telefona elinizi atın ve sevginizi hak eden birine, 'Seni seviyorum' deyin. Aranıza fasulye sokmaya gerek duymadan. 3月20日 uçurumUCURUM/ CAN DUNDAR
Geceyarisiydi. Arabadaydim. Radyo Maydonoz'da Selim gazete koselerinden internet'e yayilmis bir oykuyu anlatiyordu. Kulak kesildim: "Bir sonbahar gunu Londra'daki doktor muayenehanesinin bekleme odasinda oturan adam, yapraklarin dokulmesini huzunlu bir gulumsemeyle seyrediyordu. Biraz sonra muayene odasinda doktor, teshisi acikladi kendisine: '-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat olmalisiniz'. Yuz hatlari gerildi Winkelman'in: '-Ingiltere'de bu ameliyati yapabilecek doktor var mi' diye sordu. '-Amerika'da yasadiginiza gore orada olmanizi oneririm' dedi doktor; 'Zaten sizi ameliyat edebilecek tek operator olan Charles Wronkow da orada yasiyor'. Winkelman tesekkur edip ayrildi. Otele giderken derin derin dusunuyor ve yere dokulen yapraklari ayaklariyla yavasca itiyordu. Birkac gun sonra gazeteler taninmis Amerikali operator Charles Wronkow'un Ingiltere'de tatilini gecirirken intihar ettigi haberini verdiler. Polis, boyle taninmis bir doktorun neden 'Winkelman' adi altinda, Londra'nin yoksul bir mahallesindeki otelde kaldigini merak ediyordu". * * * Bu oykuyu dinledigim gecenin sabahinda gazeteler Reve Favaloro'nun intihar haberini duyurmuslardi. Favaloro, 1967'de buldugu by-pass yontemiyle kalp ameliyatlarinda bir cigir acan ve milyonlarca hastayi kurtaran Arjantinli cerrahti. Buenos Aires'teki muhtesem villasinda kalbine sIktigi tek bir kursunla son vermisti hayatina.... Milyonlarin kalbine giden kanallari acan bir insanin, kendi yuregindeki tikanmaya deva bulamamasi ve sonunda onu kursunlayarak susturmasi ne trajik bir final...! Butun bir salonu gulmekten kirip gecirdikten sonra cekildigi makyaj odasinda sessizce aglayan bir palyaco gibi... cevremize yaydigimiz isIktan biz nasiplenemeyiz cogu zaman... Insanin sozu gecmez, gucu yetmez bazen kendine... En guzel ask filmlerinde oynayan kadin, alabildigine mutsuzdur bakarsiniz... Diline doladigi herkesin ic dunyasini kalemiyle didikleyen yazar, kendi icindeki kesmekesi tariften acizdir. Cemaate iman telkin ederken icten ice Tanriyi sorgulamaya baslamis bir din adami kadar caresiz, kivranir insan... Yalnizlik korkusunu bastirmak icin omru boyunca sayisiz kadina tutulmus bir Kazanova'nin sonunda anavatani yalnizliga donmesi, ...ya da cehennemi bir cephede gun boyu askerlerine cesaret asilayan kumandanin gece karargahta korkudan titremesi gibi, ...en yakindan tanidigi zaafi, en guvendigi yanina yakistiramaz insan: ...ve kendini en bildigi yerinden vurur: Kalpse kalp; beyinse beyin... ...bir kursunla durur. * * * Cunku en beteridir kendiyle savasanlarin, kendine yenilmesi... Inanmadan din adami olarak kalamazsiniz; sevmeden asIk rolu oynayamaz, cesaretsiz savasamazsiniz; beyninizde bir urla beyinlere deva, kalbinizde kanayan bir yarayla kalplere sifa tasiyamazsiniz. Bu kusatmayi yarmak icin o "zaaf"larinizi yok etmek zorundasinizdir; cogu kez kendinizden vazgecmek pahasina... Insan, kendine ragmen gider o zaman... ...gencliginde nice cana kiydigi kilicinin uzerine karniyla yativeren yasli bir Samuray savascisi ya da intihar icin artik hukmedemedigi tanidik bir mikrofonu secen Zeki Muren gibi, olumu beklemeden onun kollarina kosar. Bazen uluorta, bazen yapayalniz, ...ucsuz bucaksiz bir bosluga akar... Malum; "uzun sure ucuruma bakarsan, ucurum da senin icine bakar." 2月26日 ........... Bir universite profesoru ogrencilerine su soruyu sorar;
-Var olan herseyi Tanri mi yaratti?
Cesur bir ogrenci ayaga kalkar ve yanitlar.
-Evet herseyi Tanri yaratti!
Profesor sorusunu yineler ve ogrenci yine evet efendim diye yanitlar.
Profesor devam eder;
-Eger herseyi yaratan Tanri ise ve seytan var olduguna gore seytani da Tanri
yaratmis olur ve calismalarimizda uyguladigimiz kesinlestirme prensibine gore de Tanri seytandir. Ogrenci boyle bir onerme karsisinda sasirir ve yerine oturur. Profesor ise ogrencilerine bir kez daha Tanri'nin icindeki kaderin bir efsane oldugunu kanitlamaktan oturu oldukca mutludur. Bu arada bir ogrenci ayaga kalkar ve -Bir soru sorabilirmiyim profesor? der. Profesorde sorabilecegini soyler.
Ogrenci ayaga kalkar ve soguk var midir? diye sorar.
Profesor; Nasil bir soru bu boyle, tabi ki vardir diye yanitlar. Sen hic
soguktan usumedin mi? Ogrenci ; -Aslinda, fizik yasalarina gore soguk yoktur; yasamda/realitede
biz sogugu sicakligin yoklugu olarak dusunuruz.Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir sekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Ornegin, Absolute 0 (-460 derece F) sicakligin kesin yoklugudur (hic olmadigi seviyedir). Tum maddelerin bu seviyede reaksiyon verme ozellikleri bozulur ve degisir. Soguk yoktur, o yalnizca sicakligin yoklugunda duyumsadiklarimizi tarif etmek icin yarattigimiz bir kelimedir der ve devam eder,
- Profesor, karanlik var midir?
Profesor ;
-Tabiki vardir. Ogrenci yanitlar,
-Korkarim gene yaniliyorsunuz efendim. Cunku,Karanlik ta yoktur.
Yasamda/realitede karanlik isigin yoklugudur. Biz isik uzerinde calisabiliriz ama karanligi calisamayiz. Gercekte,biz Newton'un prizmasini kullanarak beyaz isigi kirar ve renklerin cesitli dalga uzunluklari uzerinde calisabiliriz. Ama karanligi olcemeyiz.Bir basit isik isini karanlik bir mekani aydinlatarak karanligi kirmis olur yani karanligi gecersiz kilar. Siz belli bir mekanin/uzayin ne kadar karanlik oldugundan nasil emin olursunuz? Isigin miktarini olcersiniz! Bu dogrudur degil mi? Karanlik insanlik tarafindan , isigin olmadigi yer/mekan icin kullanilan bir
kelimedir. Son olarak ogrenci profesore gene sorar; -Efendim seytan var midir? Bu kez profesor pek emin olamamakla birlikte
yanitlar; -Tabiki, acikladigim gibi, biz onu her gun, her yerde onu goruruz.
Seytan/kotuluk bir kisinin baska bir kisiye her gun sergiledigi insaniyetsizliginin bir ornegidir. O, dunyadaki islenmis tum suclarda, siddette yer alir. Bunlarin tumu seytanin kendisinden baska bir sey de degildir. der. Ogrenci devam eder; -Seytan yoktur efendim. Yani o kendi basina yoktur.
Seytan basit olarak Tanrinin yoklugudur. O aynen karanlik ve soguk ta oldugu
gibi insanin tanrinin yoklugunu tarif etmek uzere yarattigi bir kelimeden ibarettir.Tanri seytani yaratmadi. Seytan/kotuluk insanin tanrisal sevgiyi yureginde duyumsamadigi zaman deneyimlediklerinin bir sonucudur.O aynen sicakligin olmadigi yere gelen soguk ya da isigin olmadigi yere gelen karanlik gibidir. Profesor yerine oturur. Genc ogrencinin adi Albert Einstein'dir. 2月20日 BAKIŞ AÇISI FARKIAynı haberi okudular, fakat anladıkları ve yorumları aynı değildi.
HABER:
"ABD'de elini çim biçme makinesinin bıçaklarının arasına sokarak çalışıp çalışmadığını denetlerden parmakları kopan adam, aletin üzerinde parmaklarınızı bıçakların arasına sokmayın yazısı bulunmadığını gerekçe göstererek açtığı davada yaklaşık 300 milyar lira tazminat aldı."
Haberi Okuyan Kişiler, Anladıkları, Yorumları
Birinci Tip
Eloğluna bak, sonra dön bir de bizimkilere bak. Ora nerede, bura nerede? Eloğlu kendi insanına değer veriyor canım. Bugün gazeteden okudum son örneğini. Amerika'da adamın biri, elini çalışıp çalışmadığını anlamak için çim biçme makinesinin içine sokup denetlerken parmağı kopmuş. Dava açmış adam hemen. Firma adama dünyanın tazminatını ödemeye mahkum olmuş. Niye? Aletin üstünde "parmaklarınızı bıçakların arasına sokmayın" uyarısını yazmadıkları için. Bizde nerede böyle hakkını aramak. Dava açsan yıllarca sürer. Dava sürerken artık sen mi ölürsün, firma mı kapanır, orasını allah bile. Hem sanmam bizde öyle bir yasanın bulunduğunu. Üstüne üstlük firmanın adını kötüye çıkardın diye gelip yakana yapışmazlarsa iyi. Hergün gazetelerde okuyoruz canım. Yok yok, bizde hayat ucuz. Eloğlunda insan değerli. Birbirileri üzerine bu denli titredikleri için dünyayı da titretiyorlar ya. Onlar gibi biz de böyle birbirimizi kollasak, ekmek çarpsın tüm dünya iki günde ayağımıza kapanır. Osmanlı da öyle değil miydi?
İkinci Tip
Bu sabah gazeteyi okuyunca sinirlerime hakim olamadım. Bu ne iki yüzlülük, bu ne çifte standart? Çim biçme makinesinin bıçakları arasına elini koyan bir adamın parmakları kopuyor. Olay Amerika'da geçiyor. Mahkeme tazminata karar vermiş. Makinenin üzerinde uyarı yazısı yok diye. Dünyanın dört bir yanında bu Amerika yüzünden çekilen acıları anımsayınca insan bu iki yüzlülüğe sinirleniyor insan. Dünyanın dört bir yanına gönderdiğiniz mayınların üstünde öldürür veya sakat bırakır diye uyarı yazısı var mı? Geri kalmış ülkelere kakaladığınız kimyasal artıkların üstünde uyarı yazısı var mı? İlaçlarınızı denemek için yoksul ülkelerde denettirirsiniz, üzerinde uyarı yazısı var mı? Uyguladıkları ambargolardan çocuklar süt ve ilaç bulamadıkları için kırılıyor. Şimdi bütün bunların üstünde uyarı yazısı yok diye mağdurlar dava açsa Amerikan adaleti tazminata mı karar verecek. İnsanlığa yaşattıkları bu manzaraya bak, eli kopan adama ödedikleri tazminata bak.
Üçüncü Tip
İşten dönünce bakkaldan bir ekmek iki yumurta alıp eve geldim. Tel dolaba baktım yine bir şey kalmamış. Şu bekar evinde yumurtaya talim anlayacağınız. Bugün yumurtayı neli isterdiniz beyefendi?! Küçük bir sahana az bir yağ koyup, kırdım yumurtayı üstüne. Bakkalın ekmeği sardığı gazeteyi sofra niyetine kullanıp ekmeği bandım yumurtaya. Gazete kağıdında cıbıldak bi karı resmi. Memeleri açık, sarı parmak kalınlığında bir kilot giymiş. Yeme de yanında yat. Eğildim kağıda yanında ne yazıyo diye. İlgisiz bir şeymiş. Amerikalının biri çim aletinin içine elini sokunca parmakları kopmuş. Hay keşke başını soksaydın. Dünyanın parasını koparmış firmadan. Oğlum madem kullanmasını beceremiyon, niye bi de dava açıyon ki? Ben hakimin yerinde olsam, bi de öteki elini sokardım aletin içine. Ki aklı başına gelsin. Sonra da bi hastir çeker kovardım. Baktım daha da konuşuyor, doğrudan kodese. Yok canım bu Amerikalılarda iş yok. Bi de adama üstüne para vermişler. Ah bi benim elime düşecekti.
Dördüncü Tip
Bugün bir arkadaş söyledi. O da gazeteden okumuş. Amerika fırsatlar ülkesi canım, zengin olmanın bin bir fırsatı çıkıyor insanın karşısına. Amerika'da çim biçme aletine parmaklarını kaptıran bir adam, makinenin üzerinde parmaklarınızı sokmayın uyarısı yok diye dünyanın parasını koparmış firmadan. İki parmağı kopmuştur ama adamın bundan sonra çalışmaya ihtiyacı mı kaldı ki? Biz de olsa beş kuruş imkan yok koparmaya. Yasalar zaten eskiden zengin olanlar için. Adalet mülkün temeli ne de olsa. Doğru tarafta değilsen, en başta kaybetmişsin demektir. Paran varsa adaletin de var. Paran yoksa adaletin de yok. Yok canım benim başıma gelse, korkarım böyle bir dava açmaktan. Üstüne bir de suçlu çıkarsın. Neyime gerek?
Beşinci Tip
Yok mirim yok. Biz adam olmayız. Herkes her şey olur, bizden bir şey olmaz. Biz kim, uygar olmak kim? Uygar olmanın yolu hakkını aramaktan geçer. Hakkını arayacaksın ki uygar olasın. Bugünkü gazetede okumuşsundur. Amerika'da adamın biri çim biçme makinesine parmaklarını kaptırmış. Bıçaklarını kontrol ediyormuş. Aletin üstünde elinizi bıçakların arasına sokmayın uyarısı olmadığı için dünyanın parasını tazminat olarak almış. Önemli olan para değil. Önemli olan hakkını araması. Bu seferlik tazminat almayabilirdi, gelecek sefere alırdı. Bizde olmuyor mu sanki? Araştır, günde binlerce benzeri şeyler oluyor. Dahası yüzde yüz işverenin sorumsuzluğundan, günde yüzlerce sigortasız çalışanın eli kopuyor, aldığı asgari ücretten de oluyor. Bak bakalım var mı gıkını çıkaran. Adamın yüzüne tükürsen, dönüp sana "takma kafana hemşerim, olur böyle şeyler" diyecek. Yok mirim yok. Biz adam olmayız. Kalkınıp gelişmek nere, biz nere?
Altıncı Tip
Çağımız pazarlama çağı. Siyasette bile kendisini en çok pazarlayan kazanıyor. Pazarlama öyle eski günlerdeki pazarlama değil. Yok öyle on çocuk yap, sokağa at kendisi büyür. Ürünü ta tasarlarken düşüneceksin. Bir ömür boyu sattığın ürüne sahip olabileceksen çık ortaya. Senin sahip çıkmaya niyetin yoksa bile, hiç beklemediğin bir anda kendisi gelip buluyor seni. Bugünkü gazete bir örneği vardı. Çim biçme makinesi üreten Amerikalı bir firma dünyanın tazminatını ödemek zorunda kalmış. Nedenmiş, aletin üstüne elinizi bıçakların arasına sokmayın yazısını yazdırmadığı için. Adam bıçakları kontrol ederken parmaklarını kaptırmış. Bir ürünü piyasaya sürerken, ürünle ilgili herşeyi hesaplayacaksın. Bilinçli tüketici sadece malın kendisini almıyor. Senin malı sattıktan sonraki tavrını da satın alıyor garantisi var mı, ne kadar sürecek. Yedek parçası var mı? Bir de gazetelerde çıkan böyle haberleri dikkate alıyor. Pazarlama bütün bunları dikkate almak zorunda. İş işten geçtikten sonra, yol gösteren çok olur yoksa. 2月13日 CAN DÜNDAR'DANCan Dundar'dan guzel bir yazi Dedemden kalma duvarda asili duran sazi calarak muzige basladim. O zamanlar, beni birkac muzik ogretmenine goturmus, gostermisler, nasil bu cocukta gelecek var mi diye... Biri var demis, digerleri de yok. Yillarla birlikte, yetenekli oldugumu soyleyen ogretmenin hakli olduguna anladim. Yetenekliydim; ama bu yetenegimi degerlendiremedim. Enstruman secmek icin bir karar almam gerekiyordu. Ya keman calacaktim ya piyano; ya flut calacaktim ya da akordeon... Olmadi, hepsini istedim, hicbirinden vazgecemedim. Yillar gectikten sonra her enstrumani iyi calabiliyorum; ama hic birinde virtuoz degilim. Bir enstrumanla isim yapamadim. Ne kemanla taninan bir eserim var, ne de piyanoyla... Butun enstrumanlari iyi çaliyorum,ama kimse tanimiyor beni. Basarili olmak icin her sey degil, bir sey lazimmis. Basari bir alisverismis; bir seyi alabilmek icin birseyi vermek, digerlerinden vazgecmek gerekiyormus. Keske kemani secseydim ve digerlerinden vazgecseydim. Karima da hayati zindan ettim, sevgililerime de... Hicbirinden vazgecemedim. Karim dunyanin en iyi, en guzel kadiniydi. Evlenirken ne oldugunu anlayamadan evlenmistim. Yani... evlilik sadece birisi icin karar almak ya, digerlerinden vazgecmek... Iste evlenirken ben bunu anlamadan evlenmisim. Evlendikten sonra baska kadinlarinda oldugu bir hayati yasamaya devam ettim. İclerinden bazilarini daha cok sevdim; ama ne onlardan birinde, ne de karimda karar kilabildim. Yillar sonra simdi yapayalnizim... Ne karim kaldi, ne de digerleri... Keske birini gercekten secebilseymisim, ama, yapamadim. Tipki enstruman secimi gibi hepsini istedim ve sonucta elim bos kaldi. Almak icin birakmak gerekiyormus. Keske karimi alsaymisim... Dolu dolu, bos yasamak.. Hayatim boyunca yapacak cok isim oldu; hepsini yapmayi istedim. Hangisinde "en iyi"yim? Simdi bakiyorum, kazananlar, basarili olanlar hep bir tek sey yapmislar. En iyi olmak icin once secmek ve digerlerini birakmak gerekiyor. Iste de boyle, ozel yasamda da... Bu secimi yapmamiz gerekiyor; cunku mutlaka bazilari daha uygun... Bir ara ekonomik sikintiya dustum. Tasarruf gerek. Basladim her seyden %10 kesmeye, ne anlamsiz bir ugrasmis bu. %10 daha az peynir yemek, cay icmek. Bu tasarruf cok aci verdi bana,her an hissettim. Her seyden %10 kesmek tabiatima uygundu tabii. Cok sonradan anladim; sadece taksiyle dolasmayi biraksam yetermis! Her kalemden %10 degil, etkili kalemi bulmak gerekiyormus. Yani, orada da secim yapmak gerekiyormus... CAN DUNDAR 2月11日 KEŞKE - CAN DÜNDAR'DANKESKE Teypte eski bir Cohen sarkisi: 'Yolumu gözleyen bir kadini terk ettim / karsilastik bir süre sonra /'Gözlerinin feri sönmüs' dedi bana: / 'Askim, ne oldu sana? '/Böyle gerçegi söyleyince / ben de dogru söylemeye çalistim ona /'Senin güzelligine ne olduysa' dedim, / 'benim gözlerime de o oldu'. 8 - 10 dizeye sikismis hazin bir ask hikayesi... Buruk; kirilmis oyuncaklar kadar... Ve yenik; 'keske'li cümleler gibi... Bu sözcügü kaç konusmanizin basina eklemisseniz onca iskalamissinizdir hayati... Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, 'keske', onun güzüne denk gelir. Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç... Maglubiyetin takisidir 'keske'... Kaçirilmis firsatlarin, bastirilmis duygularin, harcanmis hayatlarin, bosa yasanmis ya da hakkiyla yasanamamis yillarin, gecikmis itiraflarin agitidir. Çarpilip çikilmis bir kapida, yazilip yollanmamis bir mektupta, göz yumulmus bir haksizlikta, vakit varken öpülmemis bir elde, dilin ucuna gelip ertelenmis bir sözdedir. Feri sönmüs bir çift gözde ya da yitip gitmis bir güzelligin ardindan iç çekiste... 'Yolunu gözlemeseydim', 'öyle demeseydim', 'terk edip gitmeseydim', 'en güzel yillarimi vermeseydim' diye diye sizlanir gider. 'Keske'nin panzehiri 'iyi ki'dir. Ilki ne kadar pisiriksa, ikinci o denli yigittir. 'Keske', çogunlukla bir 'ahhöla kopup gelir cigerden... esefler, hayiflanmalar, yerinmeler sürükler pesinden... 'Iyi ki' ise, muzaffer bir 'ohhöla büyür; cüretiyle övünür. 'Keske'li cümlelerde nasil yasanmamisligin, yarim kalmisligin o ezik tuzu kurulugu varsa, 'iyi ki'lilerde de göze alabilmisligin, riske girebilmisligin, tadina varabilmisligin magrur yaralari kanar. Okulu hiç kirmamissinizdir, sinemada öpüsmemissinizdir; dokundurtmamissinizdir kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamissinizdir. Konusmaniz gerektiginde susmus, kosacaginiz zaman durmus, sarilacaginiz yerde kopmussunuzdur. Bir insana, bir ise, bir davaya ömrünüzü adamissinizdir. O insanin, o isin, o davanin, bunu hak etmedigini sezmenin hayal kirikligindadir 'keske'... 'Simdiki aklim olsaydi' dövünmesindedir. Geriye dönüp baktiginizda, ayiplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmis, 'Ne derler'e kurban verilmis, son kullanma tarihi geçmis bir yigin haz, bilinçaltindan el sallar. 'Keske'cilerin hayati, kasvetli bir pismanliklar mezarligidir. 'Iyi ki' öyle mi ya! ... Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasiya yasamis olmanin iç huzuru ve hakli gururu haykirir. 'Iyi ki'lerinizi toplayin bugün ve 'keske'lerinizden çikartin. Fazlaysa kardasiniz demektir. Aldirmayin yüreginizdeki kramplara, mahzun hatiralara... Rüzgarlarla kostunuz ya... 'Keske'leriniz, 'iyi ki'lerden çoksa... Telafi için elinizi çabuk tutun. Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiginizle bir gün yeniden karsilastiginizda siz susarken, feri sönen gözleriniz 'keske' diye nemlenmesin... CAN DÜNDAR. 12月6日 CAN DÜNDAR'DAN..."İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum." Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım. Mailime iki satır bile cevap yazmayanlar "çok yoğun"; bir şey anlatmak için söz verip haftalarca sesi çıkmayanlar "çok yoğun"; benden başka herkes ama herkes çok yoğun. "Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece. Çalışmaktan haberi yok." İstesem ben de "çok yoğun" olabilirim. "Bugün şunu yetiştirmem lazım; yarın şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım..." Hayatı boşvermek istedikten sonra "yoğun" olmaktan kolay mazeret yok ki. Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da "yoğun" olabilirsiniz. "Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım." E yapma. "Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki..." Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani "kafama uçan daire düştü, hastanedeydim" deseniz daha inandırıcı olur. Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi? Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak "çok çalışıyorum"u kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve "işlerim var, ondan" diyorsanız, bunun iki anlamı vardır: a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır. Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum. b) Seninle görüşmek istemiyorum. c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki? (Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız. Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu "çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum" muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan örnek vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü "evde çalışan yazar" olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok. Neyse canım, bana ne? Ben yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum? Alıyorum. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek. Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların, çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim. Benim için okul her zaman ikinci plandaydı. Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim; ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım "haydi sinemaya gidelim" dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için "sevdiğim insanlar" ve "kendime vakit ayırdığım hayatım" herşeyden önemliydi. Hayatımda hiç kimseyi "çalışmam gerek" diye geri çevirmedim. Bir arkadaşa "hayır, eve gideceğim" dediysem, bu o anda eve gitmek istememden başka bir sebebe asla dayanmadı. En önemli işin başında da olsam, bir dostum "seninle konuşmaya ihtiyacım var" dediğinde ben tüm işleri bırakırım. Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz yüreklerden daha önemli olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey. Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli. Elbette boş boş oturun demiyorum. Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle, kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde adayan ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi özgür iradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin asla evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül edebileceğim bir kişilik tarzı değil. Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma'da yaşadım. (Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım...) Anlatacağım kişi, bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı apartmandaydık.) Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı. (Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.) Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda "sabahın körü" diyebileceğiniz bir saatte işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden yattığını ve hafta içi başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi? En azından benim hayatımdaki "yoğun insanlar" için bu çalışma tarzı "işe git, eve gel, yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu" düzenini gerektiriyor. Ve hafta sonları da "hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum" diye evde yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da söylenmezdi. Çünkü "çok çalışıyorum, görmüyor musun?" demeleriyle, her türlü tartışma anında biterdi. Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu? Büyük harflerle cevap veriyorum: HAYIR, ASLA... Akşam eve döndüğünde sosyal hayatı başlardı. Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde toplanılır; eğlence gırla giderdi. Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini sevdikleriyle geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi. Hemen hemen her hafta sonu mutlaka ya Dikili'ye ya da Aliağa'ya yemeğe giderdik. Asıl çarpıcı örneğimi daha vermedim. Haftanın her günü sabah altıda işte olan ve akşam hava kararınca eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de çalışıyordu galiba) evlilik yıldönümünde karısını Soma'ya iki saat uzaklıkta olan İzmir'e götürdü. Hayır, hafta sonu değil. BÜTÜN GÜN çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece yarısını geçe döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine gitti!!! Hiç kimse bana hiçbir şey için "çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da ondan" gibi bir mazeret sunmasın. Ben inanmıyorum. Eğer biri beni aramıyorsa, aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek istemediği içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum. Son örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka hiçbir lafa gerek yok. Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum. Bunları herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. "İşim var, vaktim yok" diye saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak acilen okuyup kendimize geliriz: -İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir. (Bertrand Russell) -İşini her şeyden önemli sayarak günde sekiz saat çalışan, sonunda çalıştığı yerin başına geçer ve günde aynı hızla yirmi dört saat çalışmaya mahkum olur (Robert Frost) -Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir. (Edward Newton) -Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov) -Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir.(L.P.Smith) -Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Irwin Edman) -Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın, hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln) -Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Russell) VE BENİM FAVORİM: "Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir..." 12月4日 OYSABüyük bir kelimedir. "Oysa..." İçinde açıklama, kırgınlık, pişmanlık,
hayret, küskünlük ve daha bir dolu duygu barındırır.
Bazen tek başına koca bir paragrafı açıklamaya bile yeter...
"Oysa" dersiniz...
Oysa;
"böyle değildi başlangıçta,"
"beni sevdiğini söylüyordu,"
"başaracağından emindi,"
"çok güveniyordu kendine,"
"yağmur yağmayacak, bir değişiklik olmayacak, verilen sözler tutulacak
demişlerdi,"
"burada olacağını söylemişti;"
"yapabilirim, yetişebilirim, toparlayabilirim sanıyordum,"
"çok uzak değil diye düşünüyordum,"
"başka türlü hayal ediyordum,"
Başına getireceğiniz her "oysa" anlaşılır bir burukluk taşımaktadır
okuduğunuz şu cümlelerde...
***
Ölüm oracıkta duruyor, kapının kıyısında.
Kimine 80 yıllık bir renkli ömür veriyor, kimini yirmisinde alıyor.
Oysa...
Oysa herkes hiç ölmeyeceğini düşünerek yaşıyor.
Bu yüzden hiçbir yere götüremeyecekleri "taşınmazlar" için diş biliyor,
tırnak bileyliyorlar.
Bu yüzden hiç sakınmadan nefret ve öfke kusuyorlar.
Bu yüzden sadece kendilerine bakıyorlar, "iç" lerine hiç göz atmadan...
***
Oysa kısacık hayat.
Kendisine verilenin nasıl alındığını anlamıyor bile insan...
Bugün bir düşünsenize; üç ay önce, beş yıl önce, yirmi yıl önce ne
düşlemiştiniz?..
Neler kurmuştunuz, ne çiçekler sipariş etmiştiniz ömrünüzün en güzel
bahçesi için...
Görüyor musunuz "oysa" ne yaptınız kendinize? 11月26日 AĞLAMA ARTIK ANNEÇok hoşuma gitti ZİYARETÇİ DOSTLARIMLA paylaşmak istedim ...
Yorumsuz bir "anne" yazisi," bir erkek cocugun kaleminden cikmis"
Başta kendi annem olmak üzere tüm annelere SAYGILARIMLA...
ANNE, Dunyada karsilik beklemeden borek yapan tek insandir ... karsiliksiz sevginin ete kemige burunmus halidir ! ne kadar uzsen de 10 dakka sonra seni affeden zarif bir memeli turudur, yagli bile olsa tiksinmeden sacini oksayan, kucagina yatiran, opup koklayan tek varliktir, melegin sut verebilenidir. Yarasin diye muhallebinin icine ciger katarak cocuguna yediren manyaklik derecesinde yaraticidir. yemek yemeyen cocugun dikkatini cekmek icin elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kisidir, kafayi cocuklariyla bozmus, gobek bagi kopsa da yurek bagi asla kopmayan, sevgi dolu fedakar insan disisidir Bulasik, utu, vb yaparkene bile automatik olarak cene calan, kendi kendine konusan, anne ne diyon dediginizde 'sen kendi isine bak, bi de senle ugrasmayayim' seklinde asortik cevaplar verendir, "Ulen eve bi saat gec gelsek vır vIr vır" seklinde kari dırdırı denen mereti erkeklere daha kucukten belletendir, yemek uzmani, duzen insani, bilgili, kulturlu - her seyi bilen sahsiyetdir, Yavrularini yol tarafyndan degil, kaldirim tarafindan yurutendir, dizi dizi incidir lakin gerektiginde laf sokma dalında da birincidir, sevgiliden ayrilma haberi verildiginde, "amaaan ben sana daha guzelini bulurum" diyebilen komik bir karakterdir, 'Oglum aradim yoktun. Bende mesaj atayim dedim sana. Gelince ara beni emi aslan evladim. Sapkasiz cikma o karilarla. Kara boulcem benim optum annen' seklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi israrla reddeden, kabullenemeyen, kafasina gore yorumlayan bilisim dusmanidir,
*** ama ... ama dunyanın en guzel kucagina sahip, en guzel kokan, harikulade bir varlıktir ***
olmadik yerlerde "iyi ki dogurmusum ulen seni!" diyen ve benim hatirima benimle freddy mercury dinleyen bir sabir agacidir, evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan guc abidesidir
evde biryere uzandiginiz an orada temizlik yapacagi tutan, temizlik konusunda kayisi kopardigindan temizlikci gelecek diye evi temizleyen balans ayari kacmis temizlik kaynagidir, mutfakta yasayan, evde herkesi idare eden ve geceleri baba denen yasal sevgilisiyle sevisen bi tur canlidir, iyiligin, merhametin, acaaip bir sefkatin, sadakatin, sevginin guclerini birlestirdigi sonsuz bakiredir !! oglunun damat - kizinin gelin oldugunu gorunce, cocugu mezun olunca, cocugu gol atynca, cocugu hasta olunca, cocugu askere gidince, asmali kabagi seyredince, dolar yukselince velhasil buna benzer ota-boka bissuru seye aglayabilen, bu mesaji okurken duygulanip - gozleri dolabilen, aglamaya meyilli bir yapisi olan duygu pinaridir,
son kiiii uc dort; uzakta dursa da yakin hissedilen, canı hep istenen, asla vazgecilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatlarin varligini varligina armagan edebilecegi,
*** islak - kuru ama heeeep duygulu*** ÖĞRENCİ EFSANELERİÜNİVERSİTELİ ÖĞRENCİ EFSANELERİ ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri yıllık olan dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya, "Why?" (Neden?) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını şaşırmışlar, sonra herkes birşeyler yazmaya başlamış.Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kağıdını teslim etmiş. Öğrencinin cevabı da soru gibi kısaymış: "Why not?" (Neden olmasın ki?) Bu öğrenci sınavdan "100" almış. Aynı hoca başka bir sınavda "risk nedir?" diye soruyor. Yine bir öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını. Kağıdın üst kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta ise "İşte risk budur" diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek notu alıyor. Hocanın bir sonraki sınavında yine "Risk nedir?" sorusuyla karşılaşan öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor. Tabii koşa koşa hocaya gidip sebebini soruyor. İşte cevap: "Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır!" Hocamız bir başka sınavda derse giriyor ve tek soru soruyor: "Atatürk ne yaptı?". Bütün öğrenciler harıl harıl yazmaya başlıyor, kağıtları dolduruyorlar. Sınav sonucunda herkes ortalama notlar alıyor. Bir öğrenci ise 100 alıyor. Bu öğrencinin cevap kağıdında şu yazıyor: "Ne yapmadı ki!" Bu tür öğrenciler ve değerlendirmeler Hukuk Fakültelerinde yok mu? Elbette var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Hocanın biri sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş: "Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz." Bir efsane de tıpçılardan: Olay bir tıp fakültesinin anatomi dersinde geçiyor. Okulun en iyi hocası, anatomi dersine ilk kez giren öğrencilerine; "Tıpta iki önemli şey vardır" demiş, "İlki, hiç bi şeyden iğrenmeyeceksiniz!"Bunu söyledikten sonra işaret parmağını önündeki kadavranın makatına sokmuş, şööyle bir karıştırıp çıkarttığı parmağını hop diye ağzına sokmuş ve emmiş. Ardından öğrencilerden de aynısını yapmalarını istemiş. Genç tıp öğrencileri, kızara bozara aynı şeyi teker teker yapmışlar. Bunun üzerine Hoca öğrencilerine dönüp; "İkinci önemli şey ise çok dikkatli olmaktır" demiş ve eklemiş, "Mesela ben demin hastanın makatına işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı emdim!"... Bir kız yurdunda kalan kızlar, artık temizlik görevlisine olan kıllıklarından mıdır yoksa nerden çıktığı belli olmayan bir yurt geleneğinden midir, her sabah dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaya öperek iz bırakıyorlarmış. Yurt müdürü ne yaptı ettiyse bu alışkanlığı ortadan kaldıramamış. Diğer yandan temizlik görevlileri de iyiden baş kaldırmaya başlamışlar. Sonunda müdürün aklına parlak bir fikir gelmiş. Hemen bir duyuru yapıp, kızları toplantıya çağırmış. Neyse toplanmış bunlar. Müdür "Buyrun tuvalete" demiş. Hep birlikte, temizlik görevlisinin beklediği umumi tuvalete girmişler. Aynalarda sabahki ruj izleri hala duruyormuş. Müdür "Arkadaşlar" demiş, "Bazılarınız dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaları öperek çıkması güç izler bırakıyor. Temizlik görevlilerimiz bunları temizlerken zorlanıyor. Sizleri görevlimizin bu temizliği yaparken ne kadar zorlandığını bizzat görmeniz için topladım. Bakın ve görün". Sonra görevliye bir işaret çakmış. Bizimki gayet sakin bir şekilde tuvalet fırçasını almış, klozetteki suya daldırmış ve aynayı temizlemiş. O günden sonra bir daha o yurtta tuvaletlerde dudak izine rastlanmamış. İCLAL AYDIN'DAN "DEĞERLERİMİZ ÜZERİNE"
11月24日 TiTaNiC Ne FiLiMDi Ya
Quote TiTaNiC Ne FiLiMDi Ya 11月17日 Haşmet BABAOĞLU'ndan
HAŞME BABAOĞLU'NDAN ÇOK DA CIVIL CIVIL VE RENKLİ OLMASINA RAĞMEN İÇLERİMİZİ BURKAN, VARLIĞINI GÖZARDI ETTİĞİMİZ BİR KONUYA GETİRİLEN BAKIŞAÇISI... BU YAZIYI SONUNA KADAR SABIRLA OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM...
- Hasmet Babaoglu, -
10月27日 GÜVEN
10月26日 KÖYLÜ KADINİnsan Olduğunu unutanlara bu öyküyü anlatın... Anlatın ki, hayatta her şeyin para, eğitim ve şöhret olmayacağını algılasınlar tabii azıcık da olsa vicdanları kaldıysa...
Allah kalplerimizi nasırlaşmaktan korusun.
Pınar YEŞİLTAY
KÖYLÜ KADIN Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; “-Gayet iyi.” dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi. Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi. - Alo…kızım, nasılsın? - İyiyim anne. Ne oldu * - Sana bir surprizim var. - Surpriz mi? - Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş…. - Eee kimmiş. - Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum. - Ben mi? - Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum. - Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen. - Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir. - Amaaan. Peki peki… Nasıl tanıyacağım. -Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak. -Tamam anne..tamam… - Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim. - Hemen darılma, tamam dedim ya… O nasıl tamam demekse… neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim. **** **** **** **** **** **** **** **** **** **** Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi. Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. “-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam” diye düşündü. Köylü kadın çekinerek seslendi; - Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim? “Kızım” diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu. - Ne var, adres mi soracan! .. Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı; - Hayır kızım, başka bir şey soracaktım. - Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister. Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü. “-Nihayet.” diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu. Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü; - Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla… Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı… Kadın dayanamadı; - Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim! … - Oooo... laf yapmayı da biliyormuş -Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim. Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi. **** **** **** **** **** **** **** **** **** **** Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi. - Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde? - Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş. - Allah Allah! ... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı. Genç kız bir an durakladı. -Küçük bir kız mı? - Evet - Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi? - Kültürsüz değil ama zengin değil. - Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme. - Köyden gelen kadına ne denir ki! .. - Oh… iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun. - Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. ' - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızı çalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı. -Ne istiyormuş? - Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek. - Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım? Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı; - Kızım, sen bebekken biz köydeydik. - Eee… - Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim. -Evet, hatırladım. - O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık. - Herhalde şimdi anlatacaksın… - Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu… - Niçin? - Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah! .. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı 10月20日 pusuladaki NOT:Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, Kimi Bosnalı , Kimi Adıyamanlı , Kimi Gürünlü, Kimi Halepli Çok sayıda yaralı getiriliyor... Bunlardan biri Lapsekinin Beybaş Köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından. "Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma ulaştırın..." Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur: "Ben...Ben köylüm Lapseki'li İbrahim Onbaşından 1 Mecit borç aldıydım...Kendisini göremedim.Belki ölürüm.Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin" "Sen merak etme evladım" der Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözü de "söyleyin hakkını helal etsin" olur... Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yine bir pusula.Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine ne de göz yaşlarına engel olamaz... PUSULADAKİ NOT: "Ben Beybaş Köyünden arkadaşım Halil'e 1 mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim." 10月12日 GÜL YAPRAĞIGÜL YAPRAĞI
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeligin gizlerini aramak icin gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya can, zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları basladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su tasmamıştı.
Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı..... |
|||||||||||||||
|
|